Irmak Kazuk Röportaj

“70 milyon teknik direktör var!”
Ntv Spor ekranlarından tanıdığımız deneyimli spor muhabiri ve sunucusu Irmak Kazuk kariyerinde yaşadıklarını ve spor medyasının durumunu anlattı. İnternet ortamına bir kayma olduğunu belirten Kazuk, internette çok daha özgür hareket edebildiklerini dile getirdi

                       

Küçük yaşlardan beri basketbol oynayan ve Bilgi Üniversitesi Televizyon Gazeteciliği Bölümü’nden mezun olana kadar basketbolu bırakmayan Irmak Kazuk, sporcu geçmişinin olmasının büyük faydasını gördüğünü dile getirdi.  Uzun yıllar Ntv Spor’un bünyesinde yer alan başarılı muhabiri ve sunucusu Kazuk, mesleğinde yaşadıklarını ve medya sektöründeki durumları anlattı.
 
Mesleğe nasıl başladınız?

 

 
Başlama hikayem biraz ilginçti diyebilirim. Üniversite ikinci sınıfın sonuna doğru bir hocamız bize “Sizi NTV binasına götürelim. Orada her şeyi yerinde görün.” demişti. Bizde gittik. O zamanlar 2000lerin başı ve NTV’nin en revaçta olduğu zamanlar. Tesadüfen Okay Karacan’ı gördük. Voleybolcu Eray diye bir arkadaşım vardı. Onunla birlikte gezerken Eray “Aa Okay Karacan değil mi o? Hadi gel konuşalım belki staj falan yaparız.” dedi. “İyi. Tamam.” dedim ama o zamanlar aklımda hiç böyle bir şey yoktu. Gittik Okay Abi ile tanıştık, anlattık; televizyon gazeteciliği okuyoruz ayrıca sporcuyuz, bursluyuz falan diye. Okay Abi’nin hoşuna gitti “Tamam öz geçmişinizi hazırlayın” dedi. Sonra bir bekleme süreci geçti. Bekledim. Sonra Fuat Akdağ bana “Seni değerlendirmek istiyoruz.” dedi. Sporcu geçmişimin olması ve televizyon gazeteciliği okumam etkili oldu belki de.  
 
Mesleğe başladığında ne tür zorluklar yaşadın?
 
İlk olarak staj ile başlıyorsun. Stajyerlik medya sektöründe çok fazla sömürüye endeksli durumda. Staj dönemi başta maddi fedakarlık ile beraber sosyal anlamda da fedakarlık gerektiriyor. Ben ikinci sınıfın sonunda staja başladım dördüncü sınıfın sonuna kadar staj yaptım. Okuldan çıkıyorsun. Arkadaşların gezmeye giderken, yemek yemeye giderken sen işe gidiyorsun. Tabi ki bu bir seçenek. Böyle bir durumu tercih etmeyebilirdim de. Mezun olduktan ve Ntv’ye girdikten sonra da bu fedakarlık süreci devam etti. Profesyonel bir şekilde çalışırken de işin merkezinde fedakarlık ve özveri var. İnsanların hobi olarak yaptığı şeyleri sen iş olarak yapıyorsun. En basitinden bir Galatasaray-Fenerbahçe derbisine gitmek için diğer insanlar çok çabalıyor, sağı solu arıyor. Sen bilet buluyorsun ama maçı taraftar psikolojisi ile izlemiyorsun. Doksan dakika boyunca kafanda sürekli bir şeyler var. “Hangi dizilişte oynuyor?”, “Kim oyundan çıktı?”, “Kim sakatlandı?”, “Durumu ciddi mi?” gibi sorular maç boyunca kafanızın içinde yer alıyor. Bunlar da işin pek görünmeyen fedakarlık ve zorlukları.
 
                     
Kendinizi geliştirmek için neler yaptınız?
 
İnsanın spor algısının açık olması lazım. Benim birçok meslektaşıma göre avantajım sporcu geçmişimin olmasıydı. Sporcularla, spor yöneticileriyle, teknik direktörlerle, koçlarla iletişim kurduğumda çok daha rahat empati yapabiliyorum. Bu durumunda avantajlarını her zaman yaşadım. Yurt dışındaki yazıları, makaleleri de olabildiğince takip etmeye çalıştım. Hala da çalışıyorum. Olması gereken şeylerden biri bence bu. Bizim kendi ülke sınırlarımız içinde çok küçük bir dünyamız var. Bu dünyayı da olduğundan fazla şişiriyoruz. O şişkinliğin, o denizin içinde kayboluyoruz. Bizim gözümüzde Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray, Barcelona ve Real Madrid’den daha büyük! Dünyadaki ve Avrupa’daki gerçek spor algısı ve kültürü ile empati kurmak kesinlikle çok gerekli.
 
Kendini en iyi hissettiğin yer neresi peki?
 
Basketbolda ben kendimi daha çok kendim gibi hissediyorum. 10 yaşımdan beri basketbol oynuyorum. Üniversiteden mezun olduktan sonra bıraktım. Hala bir şekilde oynamaya devam ediyorum. Basketbol çevresinde çok fazla arkadaşım var. Basketbol sayesinde tanıdığım bir çok kişi var. Küçüklüğüm basketbol salonlarında geçti. Bu yüzden basketbolda daha rahatım diyebilirim. 
 
Futbolu da çok seviyorsun. Hatta bacağınıza Gerrard dövmesi yaptırmıştınız değil mi?
Gerarrd’ın sporcu karakterini çok seviyorum. Duruşu, kulübe karşı hissettiği aidiyet, takım arkadaşlarına yapmış olduğu liderlik, sahiplenme duygusu gibi şeyler Gerrard’ı sevmemi sağlayan şeyler. Adı Gerrard olabilir ama ben sporcu karakterinin dövmesini yaptırdım.
 
                                           
 
Bundan hareketle yurt dışında desteklediğiniz takım Liverpool diyebilir miyiz?
 
Tabi ki. Özümde Galatasaraylıyım ama toplum yaptığımız iş gereği tuttuğumuz takımı duymaya çok toleranslı değil. Taraftarlık yönümüzü kendi içimizde ister istemez törpüledik ama bir yandan da hissetme ihtiyacı duyuyorum. Çünkü sporu ve futbolu seviyorum.
 
2010 FIBA Dünya Şampiyonası’nda Türkiye A Milli Basketbol Takımı ile çok samimi bir süreç yaşamıştın. Hatta Sırbistan maçı sonrasında oyuncularla beraber sevinmiştin. Bu durumun avantajları ve dezavantajları nelerdir?
 
Dezavantajını çok gördüğümü söyleyemem. O takımın büyük bir bölümü benim yıllardır tanıdığım arkadaşlarımdı. Hidayet’i Kerem’i Sinan’ı tanıyordum. Sonrasında Cenk’i ve Semih’i muhabirliğe başladıktan sonra daha yakından tanıma şansım oldu. Çoğu oyuncu ile arkadaş olduk. O sevinç te arkadaşlığın ve samimiyetin sonucunda gerçekleşen bir şeydi. Olay kendiliğinden gelişti. Planlı bir şey değildi. Ben de bıraktım kendimi.
 
                    
Ntv Spor ekranlarında “Denemeden Olmaz” programını yapmıştınız. Daha çok olimpik sporlara yönelik bir programdı. Türk spor izleyicisinin bu sporlara dikkatini çekmek için mi yapılmıştı?
 
Türkiye’ye bakıldığında 70 milyon teknik direktör, 70 milyon basketbol antrenörü, 70 milyon sporcu var. Sözde tabi. Anket yapsan herkes her şeyi biliyor! Programın özünde biraz da Türk spor izleyicisi ile dalga geçmek te var. Türk spor izleyicisi her şeyi “Ben olsam yapardım.” der ya; izleyicilere aslında göründüğü kadar kolay olmadığını göstermek te vardı ama olimpik sporlara dikkat çekmek gibi bir misyonu da vardı. O programın sonrasında antrenörden, sporcudan ve birçok spor adamından çok güzel geri dönüşler oldu. Spor adamı derken yöneticiler de oldu tabi ama mesela; spor akademisinden mezun olmuş ve Karabükspor’un alt yapısında oyuncu yetiştirmeye çalışan bir antrenörün bana verdiği olumlu tepki ve yaklaşım benim için daha değerli. Bu gibi güzel şeyler de yaşadım.
 
                                       
 
Ali Ece ile beraber internet üzerinden (goal.com)“Açık Tribün” programını yapıyorsunuz. İnternetin giderek daha yaygın kullanmasından kaynaklanan bir tercih miydi?
 
Dijital sektör sürekli gelişiyor. Ben de uzun zamandır bir şeyler yapmak istiyordum. Ntv Spor da çalıştığım dönemde de bir şeyler üretmek istedim. Daha sosyal medya odaklıydı o dönem ama biraz içimde olduğu için yaptım. İnternete ve sosyal medyaya büyük bir kayma var ve bunu hissettiğim için de böyle bir program oldu. Bir yandan da internette daha özgürüz. Özgürlük derken her aklına geleni söylemek değil tabi ki. Şu da bir özgürlük; ben bir şey çekmek isterken belki sadece Iphone kullanarak çekmek istiyorum. Ntv Spor gibi imkanları çok iyi olan bir yerde bile bizim önümüze bu anlamda engel çıkıyordu. Bütün bunlar göz önüne alındığında ben istediğimi üretebileceğim için internet ortamında daha özgür hissediyorum kendimi.
 
Son olarak medyada, özellikle spor medyasında çalışmak isteyenlere neler söylemek istersiniz?

İnsanlarının hedeflerinin olması çok güzel bir şey. Sabırlı olmaları gerekiyor. Çok istisnai durumlar olmadığı sürece, bu bir bağlantı da olabilir başka bir şey de olabilir ama ne olursa olsun sabırlı olmak gerekiyor. Ben spor sunucusu oldum işin sonunda ama kaset te taşıdık, timekod da aldık, yeri geldi kanal binasında da yattık. Arka planda olan çok küçük bir görev için de bunları yaptık. Geldiğim nokta da işin prodüksiyon tarafını, montaj tarafını, editörlük tarafını biliyor olmam yeni bir platformda yeni bir iş için bile çok büyük avantaj sağlıyor. Bu konularda bilgimiz ve tecrübemiz olmasa, tabiri caizse uzaylı olsak her yeni süreç te daha çok zorlanırız. Bu yüzden biraz adım adım gitmek lazım.     

Recep Aydın Röportaj

                   
  
Öncelikle Karabükspor’a hoşgeldiniz.  PTT 1.Lig’e düşen ve tekrar Süper Lig’e geri dönme hedefi olan bir takımdasın. Düşüncelerini öğrenebilir miyiz?

Hoşbulduk. Açık konuşmak gerekirse beklediğimden daha güzel bir ortam buldum. Karabükspor’u zaten takip ediyordum. Ligde özellikle takip ederek izlediğim takımların başında geliyordu. Düşmesine üzüldüm. Çünkü hem Karabükspor gibi kaliteli bir takımın düşmesine üzüldüm hem de Karabükspor’da oynayan birkaç abimiz de vardı, onlar için de üzüldüm. Bu takıma gelmek nasip oldu. Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışacağım burada.

                   

Kamp dönemimde ki atmosfer nasıl?

Çok harika bir ortam var. Yeni bir takım kuruldu.  O kadar iyi bir kadro olmuş ki; hem çok yetenekli hem de insan olarak çok güzel insanlar gelmiş. Çok huzur verici bir ortam var. En önemli olayların başında da bu geliyor bence. İyi insanların birlikte olması başarıyı getiriyor. Çok iyi çalışıyoruz. İnşallah Karabükspor’u hak ettiği Süper Lig’e tekrardan çıkaracağız.
Hücuma dönük ve gerektiğinde hücum oynayan futbolcusunuz. Geçtiğimiz sezonlarla izledik. Marius Alexe ve Simon Zenke gibi isimlerle önümüzdeki sene beraber oynayacak olmanın takıma etkileri nelerdir?

Alexe ve Zenko kaliteli futbolcular. Top tutan futbolcular. PTT 1.Lig’de de bu çok önemli. Ne kadar  ileride top tutabilen oyuncularınız varsa rakip üzerinde baskı kurmak daha kolay hale geliyor. Yeni gelmelerime rağmen hiç adaptasyon sorunu yaşamadık. Sanki önceden beraber oynuyormuşuz gibi. Gerek idmanlarda gerekse hazırlık maçlarında. Zaman ilerledikçe de daha da iyi anlaşırsak iyi işler yapabiliriz.


(Daha lig başlamadan şampiyonluk dediği video)

Son olarak Karabüklülere ve Karabükspor taraftarına söylemek istediğiniz bir şey var mı?


Onlardan isteyeceğim tek şey destek olmaları. Her maç bizim arkamızda olsunlar. Lig uzun bir maraton. İyi günlerimiz olur kötü günler olur her zaman desteklerse, biz o desteği hissedersek çok güçlü bir Karabükspor izlettiririz onlara. Ligin sonunda da inşallah hep beraber şampiyonluğu kutlayacağız.

Kerim Zengin Röportaj

“Hayal gibi goldü.”

Henüz 15 yaşında Fenerbahçe’ye transfer oldu.  Çoğu futbolsever onu Fenerbahçe forması ile Şampiyonlar Ligi’nde Dinamo Kiev’e attığı gol ile hatırlıyor. O isim hafızalarda hep “Fenerbahçeli Kerim” olarak kalacak olan Kerim Zengin…

                            
Genç yaşta Fenerbahçe’ye transfer olduktan sonra, Mersin İdman Yurdu, İstanbul BŞB, Antalyaspor, Karabükspor, Sivasspor, Gaziantepspor, Gençlerbirliği, Akhisar Belediyespor  gibi takımlarda oynayan ve şu an ikinci kez Karabükspor’da bulunan Kerim Zengin futbolculuk yaşamındaki tecrübeleri aktarırken, genç futbolculara da tavsiyelerde bulundu.

15 yaşında büyük bir takıma transfer olmak nasıl bir duygu?
Mersin’de  Milli Takım için elemeler olduğunda Fenerbahçe tarafından izlendim. Sadece Fenerbahçe değil Galatasaray ve Beşiktaş’ta ilgileniyordu ama Fenerbahçe’ye söz verdiğimiz için 15 yaşımda Fenerbahçe’ye transfer oldum. Hedefim sadece Fenerbahçe’ye transfer olmaktan çok futbolda iyi bir yerlere gelmekti. Transfer olduktan sonra camianın içinde vakit geçirdikçe “Neden olmasın?”  deyip hayaller kurmadım diyemem. İki haftada bir Şükrü Saraçoğlu Stadyumu’nda Fenerbahçe’yi izlemek hayal gibiydi. Sarı lacivertli camiadaki ilk yılımda PAF takımda çok çalıştım. Kimsenin beklemediği performans sergiledim ve hocaların bana bakış açıları olumlu anlamda gelişti. O dönemlerde altyapıda şu an yönetici olan İlhan Ekşioğlu ve efsane futbolcu Cemil Turan ilgileniyordu. Senenin sonunda A takım ile birlikte kampa çağrıldım. Fenerbahçe’deki A takım kariyerim bu kamp çağrısı ile başladı diyebilirim.

                             

Fenerbahçe’de A takımda forma giymeye başlaman ve Dinamo Kiev maçında attığın o efsane golün hikayesini bir de senden dinleyebilir miyiz?  

Ülkemizde alt yapıya çok önem veriliyor diyemeyiz. Alt yapıda çok önemli oyuncular var ama yine de çok önem verilmiyor. A takıma çıkan alt yapı oyuncusu da kendisinin A takımda çok fazla duramayacağının farkında ve verilen şansları iyi değerlendirmek zorunda. Everton maçında Olimpiyat Stadı’nda dolu tribünler önünde son iki dakika da sahaya çıkmak, yıldız futbolcularla aynı sahada oynamak benim için büyük bir şanstı. Ardından Hollanda Kampı’na gittik. Orada Zico’nun bana karşı davranışlarındaki samimiyet ve sıcaklık, bana gösterdiği ilgi beni çok mutlu etmişti. Yerli hocalardan bunları görmek pek mümkün olmuyor. Çoğu futbolcu genelde yabancı hocalardan genç yeteneklere önem vermesi ve önünü açması açısından  memnun kalmıştır. Zico’nun bana samimi davranması, kafamda “Acaba beni oynatır mı?” sorusunu oluşturdu. Şampiyonlar Ligi eleme maçında Dinamo Kiev ile eşleşmiştik. Eşleşmenin ilk ayağında Kiev’de Serkan Balcı’nın kırmızı kart görmesi rövanşta benim oynayacağımın habercisiydi. Avrupa maçından önce hoca beni lig maçında oynattı. Zico hafta içinde oynanacak olan Şampiyonlar Ligi’ndeki rövanş maçında bana formayı vereceğini söyledi. O maçta da o güzel golü attım. İki kişiyi çalımlayıp sert bir vuruşla topu ağlara göndermiştim. O maçta 52 bin kişi önünde o golü atmak benim için büyük şanstı. Bana daha önce “15 yaşında Fenerbahçe’ye transfer olacaksın ve kalabalık bir statta Şampiyonlar Ligi’nde gol atacaksın.” deseler inanmazdım. Hayal gibi gelirdi. O maç 2-2 bitmişti. Keşke 2-0 bitseydi de benim golümle tur atlamış olsaydık. Daha anlamlı olurdu.

                                         
Fenerbahçe’nin 100.yıl kadrosunda bulunmak nasıl bir his?

Fenerbahçe’de geçirdiğim her dakika güzeldi. Özellikle Fenerbahçe gibi büyük bir camianın 100.yıl kadrosunda bulunmak mükemmel bir duygu. Roberto Carlos, Alex de Souza, Anelka, Kezman,Rüştü Reçber gibi yıldız bir çok isimle oynamak çok güzel bir histi. Hoca olarak Zico gibi büyük bir isimle çalışmak da çok önemliydi. Beni oynattığından dolayı söylemiyorum. Dünya üzerinde kime sorarsanız sorun gerçekten iyi bir teknik adam olduğunu söylemeyecek kişi yoktur.
                              

Bir röportajınızda “Her sene farklı takımda oynamak benim için dezavantaj oldu.” demiştiniz. İstikrarın önemine vurgu için söylediniz değil mi?

Bir kulüpte istikrar çok önemli. Her sezon başka takımda olmak benim istediğim bir durum değildi. Kulüplerin tercih meselesi. Keşke bir kulüpte kalıp da 3-4 sezon geçirebilseydim. Eğer 3-4 sezon aynı takımda kalsam tekrar büyük takımların birinde olurdum. Bunu çok net bir şekilde söyleyebilirim. 2010-2011 sezonunda genç bir yaşta, 25 yaşında Karabükspor’a transfer oldum. Sezon sonunda takımdan ayrılıp Sivas’a gitmesem Karabük’te kalmış olsam bir ya da iki sezon sonra büyük takımlara gitme şansım olabilirdi. Hatta Milli Takım’a girme şansım olabilirdi. Artık 30 yaşıma geldim. En azından genç arkadaşlarımız bu hataya düşmesinler.

                        
Gittiğiniz her yerde size “Fenerbahçeli Kerim” diyorlar. Bu durum hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ne kadar farklı takıma gidilirse gidilsin, insanlar seni ilk tanıdığı takımla özdeşleştiriyorlar. Her yerde “Fenerbahçeli Kerim” olarak anılıyorum. Benim adıma bu güzel bir şey. Çoğu insanın hayal ettiği bir şeyi gerçekleştirdiğimin farkına varıyorum. Futbolu da bıraksam bu durum değişmeyecek. Her adım anıldığında  mutlaka yanında bir yerlerde Fenerbahçeli kelimesi geçecek. Dediğim gibi bu güzel bir olay.

                        
Son olarak, genç yaşta büyük bir takıma transfer olmuştunuz. Şimdiki genç futbolcular hakkında neler düşünüyorsunuz? Onlara tavsiyeleriniz var mı?

Bizim zamanımızdaki gençler ile şu andaki gençler arasında çok büyük fark var. Önceki nesiller büyüklerine karşı oldukça saygılıydı. Bu durumu şu an çok gördüğümüzü söyleyemeyiz. Şimdiki gençlerde aşırı duygusallık var. Daha profesyonel maça bile çıkmadan kendilerini elit sporcu olarak görüyorlar. Çok sıkıntılı bir durum. Bu durumu da açık bir şekilde görebiliyoruz. Son yıllarda alt yapılardan çıkan oyuncu sayısı yok denecek kadar az. Bizim zamanımızdaki büyükler gençlere böyle anlayışlı yaklaşmıyorlardı ama şimdi gayet anlayışlı yaklaşmalarına rağmen gençler iç dünyalarında neler yaşıyor bilemiyoruz. Bizlerden bir şeyler dinlemeyip tecrübelerimizden yararlanmazlarsa benzer hataları yaşayarak tecrübe etmek zorunda kalacaklar. Profesyonel olmadan profesyonel oyuncuları oturdukları yerden eleştirmeleri zaten en basit hatalardan biri. Kendilerine hiç değer verilmediğini düşünüyorlar. Bizim zamanımızda ve bizden önceki zamanlarda gerçekten değer verilmese de aklımıza bunu getirmemeye çalışırdık. Kendilerini çoktan profesyonel olmuş gibi hissediyorlar. Yüzlerine de söylüyorum. “Tecrübelerden faydalanmazsanız, ilerde sıkıntı çekersiniz.” diyorum ve gerçekten sıkıntı çekecekler.

                             

“Keşke ayağım kırılsaydı da gol atmasaydım?” (1967 Kayseri Faciası)

Dünyada olduğu gibi ülkemizde de çok sık taraftar olayları olurdu. En azından, Passolig sistemine kadar diyelim. Passolig sayesinde(!) stadyumlar zaten boş olduğu için çok fazla olay da çıkmıyor. 17 Eylül 1967 tarihi, Kayseri ve Sivas özelinde tüm Türkiye’de büyük bir olaydır. Olayların başlangıcı, kıvılcımıdır; çünkü olay sadece o tarihte olmamış, o günden sonra da olumsuz olaylar, can sıkıcı bir biçimde devam etmiştir. O tarihte ne mi olmuştu?  Kayseri’de oynanan Kayserispor-Sivasspor maçında taraftarlar arasında gerginlik çıkmıştı ve olayın yarattığı panikle 43 kişi ezilme ve havasızlık sonucu hayatını kaybetmişti. Haberin Sivas’a ulaşması sonucu Sivas’ta bulunan Kayserililerin işyerleri saldırıya uğramıştı. Çıkan olaylar nedeniyle iki takıma da 17 maç saha kapama cezası verilmiş ve takımların 5 yıl boyunca aynı grupta mücadele etmemesine karar verilmişti. 23 yıl boyunca da karşı karşıya gelmemişti. Olaylardan sonra 26 taraftar gözaltına alınmış, Sivas’ta krizi iyi yönetemediği gerekçesi ile emniyet müdür görevden alınmış, vali istifa etmişti. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, yaşanan olayların ardından Rusya ziyaretini iptal etmiş ve radyodan şu mesajı yayınlamıştı: “Şuursuz tahriklerle devam ettirilmek istenen bu hadisenin, futbol tarihimizde tek kalmasını temenni ederim.”

                         
O günkü futbol maçında, gelenlerden 43 kişi geri dönemedi ve yüzlerce kişi yaralı halde evine dönebildi. Üzerinden 48 yıl geçti. Bir ihmal olduğu ile ilgili iddialar hala devam ediyor. Belki tribün ve güvenlik olarak ihmal var; ama Sivaslılar, yakın bir deplasman olmadığı halde, ligin henüz başları olduğu halde, Sivasspor taraftarları 40 otobüs, 20 minibüs ve trenle gelmişlerdi Kayseri’ye. Maçın 20. dakikasında Kayserispor, Küçük Oktay ile 1-0 öne geçiyor. Ne olduysa bu golden sonra oluyordu. Kayserili taraftarlar golü kutluyordu tribünlerde. Bu durum Sivassporlular tarafından tepkiyle karşılanıyor ve tanıkların anlatımına göre, Sivaslı taraftarlar Kayserililerin bulunduğu tribüne taş atmaya başlıyordu. Taşlar ile gerginleşen ortam, Kayserili taraftarların taş, sopa ve bıçaklarla misafir tribüne yönelmesi ile iyice gerginleşiyordu. Ev sahibi takım taraftarının, kendilerinin olduğu tribüne hareketlenmesi neticesinde demir kapılara yönelen Sivassporlular, stadın bozuk düzeni, bu tarz bir izdihamın yarattığı panik ortamı ve havasızlık neticesinde çok zor anlar yaşıyorlardı. Bu esnada 41 taraftar can verdi; 300’e yakın kişiyse taş, sopa ve bıçak darbeleri ile yaralandı.

                             
Olayın ardından stadın dışına çıkan Sivaslılar, 60’a yakın araca saldırıyordu. Bunu duyan Kayserililer de Kayseri’de bulunan Sivas plakalı araçlara saldırıyordu. Bu olayların Sivas’ta duyulması ise tehlikeli işlere sebep olacağının sinyallerini veriyordu. Sivaslılar, o dönemde Sivas’ta ekonomik olarak etkin durumda bulunan Kayserililerin dükkanlarına saldırıyordu. Bu olaylar sadece bir maç yüzünden oluyordu. Tabi görünürde maç yüzünden! Olayla ilgili, o maçta golü atan Oktay Aktay, (Küçük Oktay)  üzgünlüğünü şu cümlelerle dile getiriyordu: “Keşke ayağım kırılsaydı da gol atmasaydım. Dün gece gözlerimin önüne tribünlerdeki insanların hali gelince ağlamadan edemedim. Keşke yenilseydik de bu olaylar çıkmasaydı. 15:30’da tribünlerde olaylar başlayınca soyunma odalarına kaçtık. Gece 21:00’e kadar burada kaldık. Sadece çığlıkları duyuyorduk. Başımıza bir bekçi dikip gittiler. Tek bir bekçi ile korunduğumuzu bilseler bizi herhalde öldürürlerdi. Stadyumdan çıktığımızda hava kararmıştı. Türkiye karayolları işletmeleri arabalarıyla şeker fabrikasına götürüldük. Sonra da Sivas’a ulaştırıldık. Halk sokaklarda bizi bekliyordu. Kimi oğlunu soruyordu kimi kardeşini. Bir yandan bizi suçlar gibiydiler. İki-üç gün sokağa çıkamadık. Sonra bütün futbolcular kentten ayrıldık. Bir hafta sonra geri döndük. İlk idmanımızda ağaçlara kadar seyirci doluydu. Korkunç bir tezahürat vardı. 1970’te de İstanbul’a döndüm. Olayların nedeni cahillik bence. Yazık bir sürü insan öldü.”

                               

Olayların nedeni futbol değildi. Olmazdı. Olamazdı çünkü! Futbolsa eğer; futbol bir oyun, her oyunda olduğu gibi kazanmakta var kaybetmekte. Bu oyunun, sporun doğasında var. Sebebi cahillik! Futbola, bir spor ya da oyun gözüyle bakamamak. Tarihe, ‘facia’ kelimesi ile geçen olayın sporla, futbolla birlikte anılması bile acı verici. 23 yıl karşı karşıya gelemeyen Kayserispor ve Sivasspor, bir sonraki maçlarını 9 Aralık 1990’da Sivas 4 Eylül Stadı’nda oynadı ve iki takım arasındaki buzlar çözüldü. Böyle olacak zaten. Olmalı da! Spor da rekabet varsa eğlenceli olur zaten. Bir takım olmadan diğerinin anlamı yok.
Şimdi sorun yok; ama o olaylarda ölenlerin aileleri vardı. Çocuğu, eşi, kardeşi, anne-babası… Onlara kendilerinden bir parçayı; ağabeyi, babayı, eşi, oğulu kendilerinden ve hayattan koparan şeyin futbol olduğunu söylediler belki de… Belki de sorumlunun olayı yaşayan diğer taraf olduğunu düşündüler. 48 sene geçti üzerinden. 43 kişiyi öldürecek, yüzlerce kişiyi yaralayacak, arabalara ve işyerlerine zarar verecek, dönemin başbakanının bile yurtdışı ziyaretini iptal ettirecek sorun neydi ki? Umarım, bu istenmeyen acı olaylar sadece geçmişte ve böyle yazılarda kalır…

Ahmet Dursun Röportaj

İşler Güçler’den “Boomcu Onur” karakteri ile fenomen oldu ve Kardeş Payı’nda ise Sezai’nin oğlu Halil’i canlandırdı. Hızlı ve anlaşılmaz konuşması ona dezavantaj değil, şöhret yolunda avantaj oldu. Ahmet Dursun hayatı ve yer aldığı yapıtları anlattı.
                            
                             
Ortaokuldan sonra öğrenime devam etmeyen Ahmet Dursun 1993 doğumlu. Ama Dursun’un ya da herkesin tanıdığı adıyla Boom’cu Onur’un kamera karşısındaki öyküsü daha eskilere dayanıyor. Annesiyle beraber seyirci olarak gittiği izdivaç programlarında kendi deyimiyle “şakşakçılık” yapan Dursun, kariyerinin buradan sonraki sürecinin nasıl geliştiğini anlattı.

Oyunculuk serüveniniz nasıl başladı?

Annemle beraber izdivaç programlarına seyirci olarak gidiyorduk. Şakşakçılık yapıyorduk. Annemin stüdyodaki bir arkadaşı beni ajansa kaydolmam için yönlendirdi. Bir kaç kez yardımcı oyuncu olarak  Suskunlar, Geniş Aile, Arka Sokaklar gibi dizilerde yer aldım. Bir Çocuk Sevdim dizisinde oynamıştım. O dizi final yaptı ve bitti. İşler Güçler projesi önüme geldi. Bu diziyi de diğer diziler ile aynı sandım. Yardımcı oyuncu rolü var sandım. Öyle değilmiş. Dizide Ahmet Kural’ın olduğunu bilmiyordum. Ahmet Kural’a zaten dizi öncesinde de  hayranlığım vardı ve onunla sahne çekecektim. İlk bölümü çektik. Ben Ahmet Kural’ın karşısında heyecandan kekelemiştim. O kekelediğim yerleri de Selçuk Aydemir, “Buraları seyirci anlamayabilir biz alt yazı koyalım en iyisi.” dedi. İlk bölüm yayınlandıktan sonra dizinin tutacağı belli oldu. Bir ajansa gitme tavsiyesi ve bir heyecandan kekeleme etkili oldu diyebilirim.

                          

Peki karakter nasıl popüler oldu?

İlk bölüm bittikten sonra internetteki sözlük sayfaları ve sosyal medya “Boomcu Onur hep olsun. Diğer bölümlerde de oynasın ve alt yazı ile devam etsin.” tarzında yazılar yazdılar, tweetler attılar. Gerçekten çok yoğun bir şekilde istek geldi. Bunlar da repliklerin artmasını sağladı.

Türk Dil Kurumu’ndan ödül almıştınız değil mi?
Evet Türk Dil Kurumu’ndan  “Türkçe’yi En İyi Konuşamayan Kişi” ödülü aldım.  Ayrıca Guıness Rekorlar Kitabı’na girdim. Guıness’e girmemi sağlayan kategori ise “ En İlginç Ödül Alan Kişi” kategorisi. Bunu sağlayan ise bir hazır kahve markasının reklamında sergilediğim performans. Bu performans “En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü getirdi. Çok şaşırmıştım. Bir yanlışlık olduğunu düşündüm.  Yanımda Bülent Ersoy oturuyordu, önümde ise Beren Saat oturuyordu ve ikisine de “Yanlış mı duydum acaba?” diye sorup teyit ettirdim. Ödülü şaşkın bir şekilde aldım. Hala o ödül töreninin videosunu arıyorum.

                                           


Peki Kardeş Payı’na geç de olsa katıldınız. İşler Güçler ile Kardeş Payı arasında hangi işlerde yer aldınız?

Köstebekgiller animasyon filminde  yer aldım. İki Kafadar filminde yer aldım. Bir bilgisayar ve teknoloji mağazası markası reklamında  ve hazır kahve markasının reklamında yer aldım. Bilgisayar ve teknoloji mağazası markası reklamında oynadıktan sonra Kardeş Payı’ndan teklif geldi. Diziye 10.bölümde girdim. Dizide bu sefer altyazı yoktu. Arada benim sesim, arada da  Sezai’nin yani Ayhan Taş’ın da sesi var.

                       

Sosyal medyayı çok faal kullanıyorsunuz. Ne tür mesajlar geliyor?
“Benimle buluşur musun? Sesini merak ediyoruz.” diyorlar. Sesimi gerçekten çok merak ediyorlar. “Dizideki gibi mi acaba?” diye. Bir de futbolcu olan Ahmet Dursun ile ilgili mesajlar alıyorum. İsim benzerliği olduğu için mesajlar geliyor.

Futbolcu Ahmet Dursun Beşiktaşlı. Peki oyuncu Ahmet Dursun hangi takımı tutuyor?
Takım tutmuyorum Futbolu sevdiğim söylenemez. Futbol terörü ve küfürler yüzünden futbol maçlarından soğudum. Özellikle tribünde kadın ve çocuklar varken küfürlerin edilmesi ve yaşanan arbedeler çok yanlış. Bu sebeple futbolla aramın pek iyi olduğu söylenemez.

Selçuk Aydemir’in projeleri dışındaki projelerde de yer alır mısın? Yoksa sadece Selçuk Aydemir ile mi çalışmak istiyorsun?
Başka projelerde de yer alabilirim, almak isterim ama Selçuk Aydemir bir iş yapıyorsa kesinlikle onunla çalışmak isterim. Selçuk Aydemir ile çalıştıktan sonra onun çalışma tarzına alıştım. Eğer başka biri ile çalışırsam adaptasyon süreci yaşamak zor olur düşüncesindeyim. Selçuk Hoca ile çalışmak gerçekten çok güzel. Zaten artık televizyona iş yapmayı düşünmüyorlar. Ya internet işi yapılır ya da sinema filmleri. 

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.

Rica ederim.


Emre Tilev Röportaj

“Kim koydu o direği oraya?”,“ Ne 89’a ne 91’e tam 90’a tam.”, “Öptük alnından.” gibi farklı gol sevinçleriyle bildiğimiz ünlü spor spikeri Emre Tilev, medyada fark yaratmanın önemi vurgularken, anlatıcılık ile yorumculuğun farklı olduğunu ve birbirine karıştırılmaması gerektiğini ifade etti.


Emre Tilev eski bir atlet, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Gıda Mühendisliği mezunu, Arel Üniversitesi’nde öğretim görevlisi, gazeteci, yazar ve spiker. Türkiye’de 5000’den fazla maç anlatan, spikerlik ile ilgili ödüller alan, anlatımıyla fark yaratan Tilev, bu serüvenin nasıl başladığını anlattı ve bu işi yapmak isteyen gençlere tavsiyelerde bulundu.

Spor spikerliğinden önce sporcu geçmişiniz vardı değil mi?

İzmir’e ilkokul 3’te geçmiştim. Ankara’dan İzmir’e babam tayin olunca İlkokul 3’te İzmir’e taşınmıştık. 4.sınıfı İzmir’de okudum. Ben Güzelyalı çocuğum. Bizim evin karşısında Göztepe Stadı vardı. Orada insanlar koşuyorlardı. Yanlarına gittim. Bende koşayım mı? Dedim. Koş dediler ve ben ardıma baktığımda 3 ay dır koştuğumu fark ettim. Bana resim, ikametgah, nüfus cüzdanı sordular lisans için. Ailenle konuş dediler. Babama söyledim konuşmaya gittik. Benim dayım eski Türkiye Şampiyonu 100,200,400 metrelerde. Onun hocası çıktı. Demek ki genlerde de var koşar dediler. Atletizm maceram başlamış oldu. Lise sona kadar devam etti ama arada bir trafik kazası neticesinde pelvis kemiklerim kırıldı. Atletizm yapmamış biri olmasaydım kazadan sonra çok uzun süre yürüyememe durumu ile karşı karşıya kalabilirdim. 6 ay içerisinde yeniden yürüdüm. İlk 3-4 ay yatağa bağlıydı. Sonraki 2 ay terapi ile geçti. Hatta okul anlamında kayıp dönemim de olmadı. Çünkü ben Mayıs ayında kaza geçirmiştim. Yeni dönem açılmadan sağlığıma kavuşmuştum.


Merakın yanında bilgi de önemlidir.  Bu bilgiler nereden geliyordu?

Yatağa bağlı kaldığım süreçte çok kitap okudum. Küçüklükten beri spora merakım vardı. O zamanlar internet ve sosyal medya gibi kavramlar bize çok uzak şeylerdi. Gazeteleri keserdim. Küpürlerini kesip saklardım. O küfürler hala evin bodrumunda duruyor. Annem arada “Bunları ne yapacağız? Atalım istersen.” diyor ama atamıyorum. 1980’den itibaren küpürleri kesmeye başlamıştım. Sadece spor haberleri değil ilginç haberler de kesiyordum. Bende hala 12 Eylül İhtilali’nin ertesi gün çıkan gazetelerin küpürleri vardır. Vardır diye tahmin ediyorum. Birileri atmadıysa. (Gülüyor) Çünkü uzun süredir oraya uğrayamadım. O süreçte spora daha çok merak salıyorsunuz. Çünkü yataktasınız, birileri bir şeyler yapıyor siz yapamıyorsunuz. Bir de çoklu televizyon kanalı yoktu ama biz EPT Kanalı olduğu için şanslıydık. EPT Yunan kanalıydı ve biz evde tencere gibi antenlerle Yunan kanallarını izleyebiliyorduk. Yunan kanalları sportif faaliyetlere TRT’den daha fazla yer verirdi. Hayatımda ilk kez Formula 1 yarışını Yunan kanalında izledim.  Nasıl bir spor olduğunu ve kurallarını o zaman öğrenmiştim. Bu olaydan yıllar sonra 1994 yılında Türkiye’de ilk kez Formula 1 anlatacak birisi olarak o kuralları bilmek bana çok büyük bir avantaj sağlamıştı.

Spikerlik serüveni nasıl başladı?

Zaten ben küçüklükten beri spiker olmak istiyordum. Bir şeyi anlatma becerimin iyi olduğunu herkes söylerdi. Kolay ve basit anlatırdım. İlkokulda bile müsamerelerde ben sunucu olurdum. Bir şeyler sunma, anlatma merakım hep vardı ama daha çok yoğunlaştığı süreç farklı sporlardaki yükselişti. Artistlik patinajın Türkiye’de daha yoğun izlenildiği dönemler 1980-1985 arası, Katarina Witt’in ortaya çıkışı, jimnastiğin özellikle Nadia Comeneci ile birlikte, atletizmde  Alberto Juantorena, Sermet Timurlenk, Mehmet Yurdadön, Mehmet Terzi gibi isimlerle  başlayan bu süreç beni daha çok kendine çekti. Askeri okul okumamıştım. Düz lisede ben sözel bölüm okuduktan sonra iletişim sektörüne geçiş yapmayı düşünüyordum ama annem fen bölümü okumamı istemişti. Ben de fen bölümü okurken İzmir’de yerel bir dergide sporla ilgili yayınlar yapmaya başladım. Ağırlıklı olarak Ege Üniversitesi öğrencilerinin bulunduğu bir dergiydi. Derginin bünyesindeki tek lise öğrencisi bendim. Böyle güzel bir tecrübemde olmuştu. Üniversiteyi kazandığımdaTürkiye’de ilk kez yerel radyolar kuruldu. Radyo akımı başladı. Bende orada Bafra FM’de radyo programı yapmaya başladım. Klasik müzik programı yapmaya başladım. Babam opera sanatçısı olduğu için klasik müzikle aram çok iyidir. O programdan sonra Bafra’da yerel televizyon kurulma çalışmaları başlamıştı. Dayımda orada tabip ve tanınan birisi konumunda. Belediye Başkanı ile konuşmasını rica ettim ve konuştu. O sıralarda belediye, siyasi program yapacak birini arıyordu. “Ben yaparım.” dedim. Belediye Başkanı ile bir akşam program yaptık. Benim yaptığım yayından sonra seçim yapıldı ve seçimi yayın yaptığım başkan kazandı. Sonrasında beni çok sevdi ve “Gözde Tv’nin çoğu işini sana bırakıyoruz. Sen yap.” dedi. Orada 8 aylık bir süreçten sonra Samsun’dan yerel televizyon STV’den teklif geldi. 1993 yılında STV’ye geçtim. O dönemlerde yayıncılık anlamında havuz sistemi yok. Avrupa maçlarını TRT yayınlarken biz oradan çalıp yayınlıyorduk. Bende onları anlatmaya başladım. O dönemler Bafra Şu anki adıyla PTT 1.Lig olan 1.Lig’deydi. Bafra’nın maçlarını anlatıyordum. Bafra maçlarından Samsunspor maçlarını anlatmaya dönüştü. Samsun’dan daha yoğun haberler yapmaya başladım. Tamamen kendi yarattığım formatla yarışma programı yaptım. Bir gün İstanbul’a gelmeye karar verdim. İstanbul’da tanıdığım kimse yoktu. İlker Yasin’in yanına gitmeye karar verdim. Kendisinden randevu istedim ama vermedi. Bir gün Hürriyet Gazetesi önüünde arabasından inerken hemen önüne geçip durumumu izah ettim. İlker Bey: “Yarın gel.” dedi. Gittim, konuştuk ve konuşmanın sonunda “Biz seni ararız.” dedi. 1993 yılı Kasım ayıydı. Ne Kasım’da ne Aralık’ta ne de Ocak’ta aramadılar. Şubat ayında babamın Tarcan Gönenç adında bir tanıdığı var. O dönemde orada önemli bir konumdaydı Tarcan Abi. Onun ismi le gittim İlker Abi’nin yanına. İlker Yasin çok zeki biri, hemen tanıdı. “Deneyeceğiz.” dedi. Serüven böyle başladı.

Bu serüvende kısa bir süre sonra bir çok ilklerde ve enlerde yer aldınız. Cine5 ve Süperspor’un kurulumu, yüksek sayıda maç anlatımı gibi.  O süreç nasıldı?

Biz  Türkiye’nin ilk televizyoncuları olduğumuz için bir çok ilke imza attık. Bugün dijital platform olarak adlandırılan Dijitürk, D-Smart gibi oluşumları biz 1994 yılında Cine5’te ilk biz kurmuştuk. Cine5’in kurulumunda yer aldım. Bugün spor kanalları NTV Spor, A Spor, TRT Spor var. Biz o zaman Süperspor kanalını kurduk. Şu anda bütün liglerin ülkesel yayılımı var. Biz o zaman bütün ligleri aynı çatı altında topladık. İngiltere Premier Lig, Hollanda Ligi, Almanya Ligi, La Liga(İspanya), Portekiz Ligi, İskoçya Ligi, Fransa Ligi… O kadar çok lig vardı ki biz maç seçerdik. İtalya Ligi’ni yayınlamazdık bile. Ben bir günde 6 tane lig maçı anlattığımı bilirim. 12.00’de Premier Lig maçı, 16.00’da İtalya Ligi maçı, 19.00’da radyoya bir maç anlatımı, 21.30 da bir maç, 23.00’da Fransa Ligi maçı, 01.00 gibi Portekiz  Ligi maçı anlattım ve 03.00 gibi ancak eve gidebilmiştim. O kadar yoğun çalışıyorduk ki günlerce şirkette kalıyorduk. Eve gitmezdik. 5 Mart 1998’de evlendim, 8 Mart’ta program sunuyordum. 


Formula 1’i ülkeye ilk anlatanlardandınız değil mi?

1995’ten itibaren 3 yıl Formula 1 anlattım. İlk F1 yarış literatürünü biz oluşturduk. Bizden sonra insanlar bu sporla ilgili bir şeyler öğrenmeye başladılar. Formula 1’in ne olduğunu çoğu kişi bilmiyordu. “Bunlar ne böyle? Arabalar dönüp duruyor.” Diyenler vardı. Okay Karacan bir süre F1 anlattı. Sonra Serhan Acar anlatmaya başladı. Hala da Serhan anlatıyor. Bence anlatma modeli olarak çok iyi bir adam. Bilgisi hepimizden yüksek ama iyi bir anlatıcı değil, iyi bir yorumcu. Anlatıcılık ile yorumculuk birbirinden çok farklı kavramlar. Türkiye bunu karıştırıyor. Her anlatıcı kendini spiker zannediyor. Problem burada başlıyor. Anlatıcı ile yorumcu çok farklı şeyler. Erman Toroğlu’nun maç anlatması gibi. Erman Toroğlu’nun maç anlatmasını dinlemem  yani. Aynı şekilde Kaan Kural’ın basketbol maçı anlatmasını dinlemem.  1996’da illegal şekilde yayınladık. Çünkü yayıncı kuruluş TRT idi. Biz o zaman Show Radyo’ya anlatıyorduk. 2000’de de illegal, yine Show Radyo’ya anlattık. 1998 Dünya Kupası’nda aynı şekilde telefondan radyoya anlattık. Biz 2006’nın yayıncı kuruluşuyduk. İlk kez özel bir yayıncı (Kanal 1) yerinden yayın yaptı. Ben de orada hem muhabirlik hem de spikerlik yaptım.

Maçlara hazırlanma süreciniz nasıl peki?

Bana göre bu işin en önemli noktası bilgi. Benim söylediğim üç kavram var. Yaşamımın felsefinde de bu kavramlar var. Birinci felsefe, mutlak suretle merhametli olmak. İnsan doğasında merhamet kavramı mutlaka olmalı. Futbolcuyu da, hakemi de, taraftarları da merhametli izlediğinizde empati yapmanız daha kolay olabiliyor. İkinci olarak bilgi kavramı çok önemli. Bir şeye bilgi katmanız, doğal olarak ta çok okuyup çok öğrenmeniz lazım. Üçüncüsü ile benim için çok önemli, hazırlık dönemi. Bir mahalle maçı dahi olsa ben maçtan 2-3 gün önce hazırlanmaya başlarım. Şimdi Google çıktı, sözlükler çıktı, mertlik bozuldu. (Gülüyor.) Artık 3 saat önceden de maç anlatanları görüyorum. Ben oturarak, yazarak çalışmayı severim. Aklımdakileri kağıda dökerim. Hatta bir gün İlker Abi bana “Bunlar ne böyle? Bu kadar bilgi ile maça mı gidilir?” dedi. Ben çok bilgiyle maça giderim ama hepsini kullanmam. Yeri ve zamanı geldiğinde kullanmaya çalışırım. 


O meşhur gol sevinçleri nasıl meydana geldi?

Allah’a şükürler olsun ki bana Türkiye’nin en özel ve ünlü maçlarını anlatmak nasip oldu. Aslında pek çok kişi anlattı ama konuşturan sayısı azdı. Ben hep farklı olma öğesini aradım. Herkes maç anlatabilir ama sizin bir farkınız olmalı. Ben o yüzden “Kim koydu o direği oraya?” dedim. (Beşiktaş-Stoke City mücadelesinde Quaresma’nın direkten dönen şutu için.) Çünkü seyirci de “Hakikaten  o direği kim koydu? Ne güzel gol olacaktı. Tüh!” dedi. Deivid Fenerbahçe forması ile Sevilla’ya gol attığında “Öptük alnından.” dedim. Çünkü herkesin aklından, içinden o geçti. Ben herkesin sesi olmaya çalıştım. Farklı cümleler bulmaya çalıştım.  Ertem Şener ile beraber çok yapıyorduk. Baros gol attığında “Milan Baros, bu gol çok hoş.” diyelim dedik ama çoğu doğaçlama oldu. Ertem’in anlattıklarında da doğaçlama bir biçimde olduğunu biliyorum. Çok kitap okuyorum. Her gece ortalama yarım kitap bitiriyorum. Okudukça farklı cümleler farklı duygular yaşatıyor. Okuduğum bir kitapta  “New York sokaklarında sessizliğin sesi hakimdi.” Çok hoşuma gitmişti. O cümleyi aldım. Bir Beşiktaş maçında Beşiktaş beklenmedik bir anda gol yedi ve “İnonü sessizliğin sesini yaşıyor.” dedim. İnsanların ilgisini çekti. Ertesi gün spor köşelerinde bile yer aldı. En önemli şey kendi tarzını yaratmak. Kimsenin taklidi olmamalı. Güntekin Onay olmasın, Ertem Şener olmasın, Murat Kosova olmasın, Emre Tilev olmasın. Kendi olsun. Kendi gibi olduğunda zaten fark yaratmış oluyor. 


Son yıllarda iyi spikerlere rastlayamıyoruz. Bunun sebepleri neler olabilir?

Fabrikasyon oldu. Neden fabrikasyon oldu? Lig Tv bütün yayınları almış durumda. Cuma günü İngiltere Premier Ligi’nden bir maç anlatıyorsun. Cumartesi Spor Toto Süper Lig maçı anlatıyorsun. Pazar Fransa Ligi anlatıyorsun. Pazartesi İtalya Ligi anlatıyorsun.  Ben Süperspor’da 6 maç anlattığımda bile fabrikasyon olarak düşünmeyip hazırlandım. Fabrikasyon olduğunu düşündüğünde hatalar yapıyorsun. “Ben bunu anlatıyorum zaten.” Diye düşünerek rutine bağlanıyor. Bir yanda normal bir ekmek fabrikasından çıkan simit var, bir de Çengelköy’de taş fırından aldığın simit var. Ben Çengelköy’deki taş fırın olmaya gayret ediyorum. Sen maç anlatırken Ali’ye Veli dersen insanlar bunu bir kere kabul eder ama ikisinde etmez. Maçı rutin bir şekilde herkes anlatır. Farklı olmak gerekir. Çünkü farklı olduğunda konuşulursun. Bunu konularda bana Halit Kıvanç’ın yardımı olmuştur. Bana “Maça giderken bir kamyon bilgi ile git ama yeri gelir hiç birini kullanmazsın.” dedi.

O kadar fazla müsabaka anlattınız. Birçok anı birikmiştir. Bunları kaleme almayı düşünüyor musunuz?

İki kitap yazıyorum şu anda. Biri “Oğluma Mektuplar” bitmek üzere, son aşamalarındayım . Diğeri “Spikerin Notları” kendi yaşadığım deneyimlerin yer aldığı bir kitap olacak. Ona daha yeni başlayabildim 3-4 seneye ancak biter.

Bu işi yapmak isteyen gençlere neler tavsiye edersiniz?

Yılmasınlar. Televizyonculuk sektörü çok zor bir süreç yaşıyor. Çok sert bir virajı dönüyor. Sakın “Biz televizyoncu olamayacağız. Gazeteci olamayacağız.” Demesinler. Bugun baktığımızda  televizyon anlayışına IP TV denilen yapı çok önemli bir destek veriyor. Kendi kanallarını kurabiliyorlar, kendi gazetelerini bloglarında yapabiliyorlar. Bunlardan hiç vazgeçmesinler. Çünkü bunlar gün geçtikçe daha çok ön plana çıkacak. 

      

TÜRKİYE’DE FUTBOL ANLAYIŞI

Ülkemizdeki futbol, gerçek anlamındaki futboldan çok uzak bir konumda şuan. Eğer öyle olmasa idi kulüplerimiz Avrupa’da başarılı olur, yerli oyuncularımız kulüp kadrolarında çoğunlukta olur, milli takımımız turnuvalarda başarı yakalamak bir kenara o turnuvalara rahat katılım sağlamış olurdu. Türkiye’de futboldan önce futbolun anlayışı bile çok farklı…Futbolcular 90 dakikayı doldurup parasını almanın peşinde. Takımın durumu, taraftarın istekleri, oynama isteği sadece zaman doldurmanın bile önüne geçememiş durumda. Takım yöneticileri de, takımın başarı durumundan ziyade maliyet durumunu düşünüyor. Bilet fiyatlarını yüksek tutup bilet gelirinden maliyetini artırmayı düşünüyor ama bilet fiyatlarına cazip fiyatlar biçip stadyumlarını tıka basa doldurup takımın kazanması halinde alacağı galibiyet primini hiç hesaba katmıyor. Transfere harcanan para konusunda Avrupa’da ilk 5’e giren ülkemiz ülke puanı sıralamasında 13.sırada. En basitinden kulüplerin orijinal formaları bile önemli. Taraftarların neredeyse %70’i orijinal forma kullanmıyor. Fiyatlar o kadar uçuk ki; sahte üretim yapanlara gün doğuyor ya da taraftar stadyuma rengarenk kıyafetlerle geliyor. Avrupa’da orijinal ürünler makul fiyatlarda oluyor. Taraftarlar hem orijinal ürün satın alıp takımına katkıda bulunuyor hem de stadyumda sadece tuttuğu takımın renkleri ile bütünleşiyor. Türkiye çok mu kötü peki futbolda? O kadar da kötü değil bence. Sistem çok farklı ve böyle sonuçlar ortaya çıkıyor. Türkiye’de ligin profesyonelliği arttıkça futbol kalitesi düşüyor. Alt liglerde para az, reklam az, rant az ama mücadele gücü çok fazla. Amatör ruh dedikleri bu olsa gerek. Sahada son dakikaya, son damla tere kadar koşmak ve mücadele etmek. Bir hafta sonu deneyin. Cumartesi günü bir Spor Toto Süper Lig mücadelesi izleyin. Pazar günü de PTT 1.Lig mücadelesi izleyin. Aradaki tempo ve mücadele farkı bariz bir şekilde görülecektir. Bir de alt liglerin Süper Lig’den farkı; taraftarların memleket takımlarını tutmasıdır. 3 büyük 5 büyük diye bir şey yoktur alt liglerde. Avrupa’da da durum böyledir. O yüzden her maçta her takımın stadyumu dolu doludur. Örneğin Almanya’da bir vatandaş Düsseldorf’ta doğmuşsa Bayern Munich’i desteklemez kendi takımını destekler. Aynı şekilde İngiltere’de Colchester’de doğan bir vatandaş şehrinin takımı ülkesinin 3.kademe liginde yer alsa da kendi takımını tutar. Böylece sadece futbol takımı değil kendi şehrini destekleyen taraftarlar sayesinde ülkedeki şehirlerin kalitesinde de bir artış görülecektir. Türkiye spor kulüpleri ve milli branşlarda dışarıda başarılara imza atmayı, büyük organizasyonlara ev sahipliği yapmayı istiyorsa sadece tesis inşa edip kadrolarına pahalı oyuncular katarak bunu yapamaz. Kendi yerli oyuncusunu profesyonel yapıp yabancı oyuncular düzeyine yaklaştırmadıkça, yurt dışından yetenek avcılığıyla medet umma ile bir yerlere gelmesi çok zor. Birçok şeyin değişmesi lazım. İnşallah bu değişim süreçlerinden ülke olarak başarı ile çıkar ve istenilen düzeye ulaşırız.

Kaynak: http://www.sporajans.com.tr/EditorNews.asp?ID=4927#.Uo9azdLIZtY

DÜNYA KUPASI MI? O DA NE?


Sahi neydi Dünya kupası? Dünya çapında ülkelerin yer aldığı, kıtaların birleştiği bir organizasyon mu? Ben ülkemin katıldığı son dünya çapındaki organizasyon 2002 yılında idi. 2006’ya katılamadık.2010’a katılamadık.2014’te mucizelere kaldı artık. 2002 yılında Dünya’nın 3.sü olmuştuk. O zaman böyle son sistem ekipmanlar, maçtan önce primler, bu kadar ruhsuz sahada dolaşan forma giymiş kramponlar yoktu. Bunlar yoktu ama sahada ülkesinin desteğini arkasına alarak inanmış yürekler vardı. Saha da basmadık yer bırakmayan, sonuca ve koşullara bakmadan sonuna kadar mücadele eden, sadece 90 dakikalık resmi maç gözüyle bakmayan neferler vardı. Milyonları futboldan, milli takımdan soğutan değil; okullara televizyon kurdurtan, insanları sokağa döken bir takım vardı. Öyle müthişti ki… İlhan Mansız’ın Senegal’e attığı altın gol Dünya Kupalarının son altın golü olmuştu.3.olmamızın ardından spor otoriteleri yorum olarak “2002 Dünya Kupası’nda yendiği ve elediği takımlar Avrupa’da pek iyi seviyede değildi.”demişti. Halbuki ne ilginçtir ki; biz hiç Avrupa takımı ile oynamamıştık. Brezilya, Kosta Rika, Çin, Japonya, Senegal ve Güney Kore ile oynamıştık.

Şimdi “Bu durumda yermek için gün doğdu. Yazın bakalım.”diyenler olacak olursa eğer “Milli Umut” başlıklı yazımı okuyabilir. Abdullah Avcı’nın başa geldiğinde Slovakya’ya kaybettiğimiz maçtan sonra Avcı’ya inanan ve inandıran bir yazı yazmıştım. Portekiz maçı sonrasına kadar da sonuna kadar herkes inanmıştı bir şeylerin değişeceğine. O güzel, farklı,genç,dinamik takıma ısınıyorduk tam da. Tam da Sercan Saraer gibi birini keşfettiği için övgüler yağdırıyorduk. Her şey Hollanda maçında başladı. Avcı, geçtiğimiz sezonun en iyi oyuncusu, Barcelona’nın bile takibe aldığı Selçuk İnan’ı kadroya almadı. Eleştiri oklarının yağmuruna tutuldu. Beklenmedik bir durum değil ki bu? En iyi oyuncuyu oynatmazsan, sorarlar elbet. Hele ki rakip grubun en güçlü temsilcisi Hollanda ise. Hollanda maçında elindeki en iyi ve en mücadeleci 11 ile sahaya çıksa en azından 1 puan alabilirdi. Maçtan sonra “Benim bir sistemim var. Selçuk bu maçta oynamadı ama bu sistemin önemli bir parçası.” dedi. Kamuoyu sineye çekip Estonya maçını bekledi. Fenerbahçe’nin sahasında oynanan maçta yine ilk 11’de yoktu Selçuk. Fenerbahçeli taraftarlar bile bağırmışlardı “Selçuk İnan” diye. Sonradan oyuna almasına rağmen yine kaslını konuşturup gol atmıştı Selçuk. Romanya maçında Burak ve Selçuk sakat diye kadroya alınmadı. Burak’ı bilmiyorum ama bence Selçuk İnan sakat değil. Ben inanmıyorum. Abdullah Avcı’nın Selçuk ile bir sorunu var. Romanya’da ya yenildik. Macaristan maçına geldik. Maçtan önce galibiyet primi olarak adam başı 150000TL açıklandı. Sahaya bambaşka bir 11 çıktı. Kadro farklıydı ama sonuç aynıydı. Macaristan maçında Umut Bulut, Sercan Saraer, Emre Çolak gibi hırslı, koşan ve mücadele eden oyuncuları sahaya sürseydin de en azından mücadele edilseydi. Anadolu kulüplerinden oyuncular alınsaydı. Nedir bu Yıldıray Baştürk, Mesut Özil yaratma çabaları anlamıyorum. Az mantıklı olmak lazım. Biz böyle kupalarına katılamadıkça böyle isimler Türkiye’yi seçer mi?  Onların ülkesinde yetişsin. Adamlar yurt dışında baksın, değer  versin yetiştirsin. Sonra sen hiçbir organizasyona katılama, Türkiye’yi seçmesini bekle. Sen kendi ülkenden yetiştir  Metin Oktay’ını, Metin-Ali-Feyyaz’ını, Rıdvan’ını, Hami’ni. Onlar zaten bu ülkeyi seçerler merak etme. Kaybetmek var, kaybetmek var. Sonra “Kamuoyu neden tepkili?”. Halk galibiyet istiyor hep. Taraftarlığın doğası budur ama kamuoyu golden, galibiyetten önce mücadele istiyor. Kaybedilse bile son damla terine kadar koşulmasını istiyor. Böyle oyuncular var. 

Biraz uçtuğumu düşünenler olabilir belki ama bence Türkiye’nin Avrupa Şampiyonu, Dünya 3.sü olacak potansiyeli var. Bakalım bu potansiyeli kim verimli kullanıp formanın üstündeki bayrağımızdaki mücadele timsalini hatırlatacak. 

HEP YAZILANLAR KONUŞULUYOR

Hep yazılanları konuştuk…Yazılarımıza konu yada haber olanları…Biraz da yazanları konuşalım…Benimde tanışma fırsatı bulduğum ve ilham aldığım o isimler…

Erdoğan ARIKAN: Meslek hayatı 1989’da Diyarbakır Radyosu’nda haber spikerliği ile başlayan, bugün ben dahil çoğu kişinin idol edindiği, tüm sporseverlerin hayranlıkla izlediği isim Erdoğan Arıkan. Güzel Türkçesi, nezih sunumu, samimi edasıyla, izleyenlerin değişmez yüzü olan sunucu yüzü aşkın kez Stadyum programıyla karşımızda oldu. Şimdiler de Spor Artı programı ile ekran önünde. Özellikle son yıllarda spor dünyasında yaşanan olumsuzluklara rağmen izleyenlerin tansiyonunu bile dengeleyebilen biri. Uzun yıllar televizyon karşısında ‘Program böyle olur.’ diyerek izleyeceğimiz daha nice programlara…

Emre TİLEV: Maçı anlatırken kendi de seyirci gibi heyecanlanan, gol sevinçlerinde spor severleri kendinden geçirirken bilgi de aktaran bir spiker Emre Tilev. Şuan Kanal D’nin spor editörlüğünü yapan, çeşitli medya organlarında yazı yazan ve Arel Üniversitesi’nde öğrenim görevlisi olan Tilev, radyo maç sunumlarında da başarılı olup ödül aldı. Farklı Avrupa takımlarının maçlarını sundu. Özellikle onun çılgın gol sevinçlerini, kaçan gollere sitemlerini son yıllarda Türk temsilcilerimizin Avrupa arenasındaki maçlarında gördük. Bizi daha nice gol sevinçlerinde coşturması dileğiyle…

Ertem ŞENER: Maç izlerken en ciddi olduğumuz anlarda bizi güldürebilen, Şampiyonlar Ligi maçlarına ayrı bir tat katan spiker Ertem Şener. Bu mesleği çocukluğundan beri isteyen, çocukluğunda balkondan bile maç anlatan, spikerlikte yeni bir çığır açmaya yakın olan isim. Yıldız futbolculara dizdiği methiyelerle kulaklarımızdan yüzümüze yansıyan tebessümün sahibi olan, bir bölümü ekşisözlük kaynaklı birbirinden ilginç bilgilerle maçı renklendiren, bazı izleyicileri maçta yaptığı doğaçlama kelime oyunlarıyla ‘Daha önceden yazmış mı acaba?’ diye düşündüren modern spiker tarzına sahip Şener…

Bilgehan DEMİR: Futboldan 2000 yılı dışında aşina olmadığımız bir isim olmasa da spor dallarından bokstaki sunumlarıyla zirveye yükselen bir spiker. Çok renkli ve farklı bir geçmişe sahip. Oyunculuktan, futbolculuğa, askerdeki talihsiz sakatlığından, eğitim hayatı boyunca 8 okul değiştirmesine kadar… Özellikle son yıllarda sunduğu boks maçlarında heyecanlı sesi ile boks ringini evlere konuk eden bir spiker. TSYD’nin üst düzey kategorisi olan doğal üyeliği bulunan Demir’in AIPS(Dünya Spor Yazarları Birliği) üyeliği de bulunuyor. Dövüş sporlarında ölümsüzleşecek bir isim…

Kaynak:http://www.sporajans.com.tr/EditorNews.asp?ID=4862#.Uo89udLIZtY

ŞORTLAR UZUYOR FUTBOL KISALIYOR

Bir varmış. . . Bir yokmuş. . . Bir zamanlar futbol varmış. Sadece sahada kalan, saha dışında sadece taraftar olan, kıyasıya mücadele edilen bir futbol. . . Şortların kısa,saçların uzun olduğu, sanki hızlı oynatımda video izliyormuş kadar seri bir futbol. Bırakın topu bilerek taca vurmayı, kaleciye geri pas bile yuhalanırdı. Mücadele kıyasıya olsa da sportmenliğe her zaman yer vardı. Galibiyet için prim diye bir şey yoktu, en iyi prim kendisi ve takımı için mücadele edip zafer kazanmaktı. İnanmak ve zaferden başka hiçbir şeyin futbolcuları tatmin etmemesi idi. . .

Futbol sadece sahada oynanır,iyi ve şanslı olan kazanırdı. Maçların sonucu, golü kimin atacağı,kupayı kimin alacağı şans oyunları arasına girmezdi. Şampiyon sahada güzel futbol oynayarak şampiyon olurdu. Tenekeden de olsa madalyaların anlamı ve bir değeri vardı,şimdi ki primler yoktu. Kazanmak sadece bir başarı değil, aynı zamanda gururdu. Her şey bu kadar mı kötüye gidiyor peki ? İyiye giden yönlerde var yeşil sahalarda. . . Son birkaç yıla kadar üç büyüklerden başka takımın şampiyon olmasına ihtimal verilmez, bu üç takım arasında lig maratonu geçer giderdi.

Artık böyle değil. Artık Anadolu şaha kalktı. Hep aynı takım şampiyon olmuyor. Son beş yılda beş farklı şampiyon gördük. Son şampiyon da ikili averajla şampiyon oldu. Artık sadece İstanbul’un beyleri değil, Anadolu yiğitleri de bu yarışın içinde. Buram buram memleket kokan diyarlarda da artık kalpler yeşil sahaya göre ritimleniyor. Çağdaş futbola ayak uyduruyor,Fair Play örnekleri sergiliyorlar. Alın terleri ile mücadele edip kazanıyorlar. Maçı önceden bilmek, normalde birbirinin kuyusunu kazan kişilerin işine gelince birlik olmak, saha dışı ne kadar oyun olursa olsun bilmez Anadolu. Temennimiz kimsenin bilmemesi tabi.

Geçmiş yılların maçlarına bakıyorum da ; hızlı, hareketli, kıran kırana mücadele, teknik, fazla sansarlık içermeyen çok güzel bir futbol görüyorum. Şortlar kısa futbol uzun. . . Şimdi şortlar uzadı ama futbol kalitesi ise tam ters orantıda. Ben kısa şortlar istiyorum. Ben futbolun sadece sahada oynanmasını istiyorum. Temiz futbol, temiz taraftar, haklı mücadele ve adalet istiyorum. Eski futbolu geri istiyorum. Olmasın renkli ekran televizyonda gerekirse. Uzun saçları, ağır topları , Pele’yi , Maradona’yı, Van Basten’i, Puskas’ı. . .

Spikerlerin maç temposundan nefes bile alamadıkları maçları, maçın nasıl biteceğinin son düdüğe kadar belli olmamasını çocuklarıma anlatmak istiyorum ileride. Eski futbolla modernizmi bir arada görmek istiyorum. İnşallah o günler fazla uzak değildir. . .

Kaynak: http://www.sporajans.com.tr/EditorNews.asp?ID=4838#.Uo9bc9LIZtY