Irmak Kazuk Röportaj

“70 milyon teknik direktör var!”
Ntv Spor ekranlarından tanıdığımız deneyimli spor muhabiri ve sunucusu Irmak Kazuk kariyerinde yaşadıklarını ve spor medyasının durumunu anlattı. İnternet ortamına bir kayma olduğunu belirten Kazuk, internette çok daha özgür hareket edebildiklerini dile getirdi

                       

Küçük yaşlardan beri basketbol oynayan ve Bilgi Üniversitesi Televizyon Gazeteciliği Bölümü’nden mezun olana kadar basketbolu bırakmayan Irmak Kazuk, sporcu geçmişinin olmasının büyük faydasını gördüğünü dile getirdi.  Uzun yıllar Ntv Spor’un bünyesinde yer alan başarılı muhabiri ve sunucusu Kazuk, mesleğinde yaşadıklarını ve medya sektöründeki durumları anlattı.
 
Mesleğe nasıl başladınız?

 

 
Başlama hikayem biraz ilginçti diyebilirim. Üniversite ikinci sınıfın sonuna doğru bir hocamız bize “Sizi NTV binasına götürelim. Orada her şeyi yerinde görün.” demişti. Bizde gittik. O zamanlar 2000lerin başı ve NTV’nin en revaçta olduğu zamanlar. Tesadüfen Okay Karacan’ı gördük. Voleybolcu Eray diye bir arkadaşım vardı. Onunla birlikte gezerken Eray “Aa Okay Karacan değil mi o? Hadi gel konuşalım belki staj falan yaparız.” dedi. “İyi. Tamam.” dedim ama o zamanlar aklımda hiç böyle bir şey yoktu. Gittik Okay Abi ile tanıştık, anlattık; televizyon gazeteciliği okuyoruz ayrıca sporcuyuz, bursluyuz falan diye. Okay Abi’nin hoşuna gitti “Tamam öz geçmişinizi hazırlayın” dedi. Sonra bir bekleme süreci geçti. Bekledim. Sonra Fuat Akdağ bana “Seni değerlendirmek istiyoruz.” dedi. Sporcu geçmişimin olması ve televizyon gazeteciliği okumam etkili oldu belki de.  
 
Mesleğe başladığında ne tür zorluklar yaşadın?
 
İlk olarak staj ile başlıyorsun. Stajyerlik medya sektöründe çok fazla sömürüye endeksli durumda. Staj dönemi başta maddi fedakarlık ile beraber sosyal anlamda da fedakarlık gerektiriyor. Ben ikinci sınıfın sonunda staja başladım dördüncü sınıfın sonuna kadar staj yaptım. Okuldan çıkıyorsun. Arkadaşların gezmeye giderken, yemek yemeye giderken sen işe gidiyorsun. Tabi ki bu bir seçenek. Böyle bir durumu tercih etmeyebilirdim de. Mezun olduktan ve Ntv’ye girdikten sonra da bu fedakarlık süreci devam etti. Profesyonel bir şekilde çalışırken de işin merkezinde fedakarlık ve özveri var. İnsanların hobi olarak yaptığı şeyleri sen iş olarak yapıyorsun. En basitinden bir Galatasaray-Fenerbahçe derbisine gitmek için diğer insanlar çok çabalıyor, sağı solu arıyor. Sen bilet buluyorsun ama maçı taraftar psikolojisi ile izlemiyorsun. Doksan dakika boyunca kafanda sürekli bir şeyler var. “Hangi dizilişte oynuyor?”, “Kim oyundan çıktı?”, “Kim sakatlandı?”, “Durumu ciddi mi?” gibi sorular maç boyunca kafanızın içinde yer alıyor. Bunlar da işin pek görünmeyen fedakarlık ve zorlukları.
 
                     
Kendinizi geliştirmek için neler yaptınız?
 
İnsanın spor algısının açık olması lazım. Benim birçok meslektaşıma göre avantajım sporcu geçmişimin olmasıydı. Sporcularla, spor yöneticileriyle, teknik direktörlerle, koçlarla iletişim kurduğumda çok daha rahat empati yapabiliyorum. Bu durumunda avantajlarını her zaman yaşadım. Yurt dışındaki yazıları, makaleleri de olabildiğince takip etmeye çalıştım. Hala da çalışıyorum. Olması gereken şeylerden biri bence bu. Bizim kendi ülke sınırlarımız içinde çok küçük bir dünyamız var. Bu dünyayı da olduğundan fazla şişiriyoruz. O şişkinliğin, o denizin içinde kayboluyoruz. Bizim gözümüzde Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray, Barcelona ve Real Madrid’den daha büyük! Dünyadaki ve Avrupa’daki gerçek spor algısı ve kültürü ile empati kurmak kesinlikle çok gerekli.
 
Kendini en iyi hissettiğin yer neresi peki?
 
Basketbolda ben kendimi daha çok kendim gibi hissediyorum. 10 yaşımdan beri basketbol oynuyorum. Üniversiteden mezun olduktan sonra bıraktım. Hala bir şekilde oynamaya devam ediyorum. Basketbol çevresinde çok fazla arkadaşım var. Basketbol sayesinde tanıdığım bir çok kişi var. Küçüklüğüm basketbol salonlarında geçti. Bu yüzden basketbolda daha rahatım diyebilirim. 
 
Futbolu da çok seviyorsun. Hatta bacağınıza Gerrard dövmesi yaptırmıştınız değil mi?
Gerarrd’ın sporcu karakterini çok seviyorum. Duruşu, kulübe karşı hissettiği aidiyet, takım arkadaşlarına yapmış olduğu liderlik, sahiplenme duygusu gibi şeyler Gerrard’ı sevmemi sağlayan şeyler. Adı Gerrard olabilir ama ben sporcu karakterinin dövmesini yaptırdım.
 
                                           
 
Bundan hareketle yurt dışında desteklediğiniz takım Liverpool diyebilir miyiz?
 
Tabi ki. Özümde Galatasaraylıyım ama toplum yaptığımız iş gereği tuttuğumuz takımı duymaya çok toleranslı değil. Taraftarlık yönümüzü kendi içimizde ister istemez törpüledik ama bir yandan da hissetme ihtiyacı duyuyorum. Çünkü sporu ve futbolu seviyorum.
 
2010 FIBA Dünya Şampiyonası’nda Türkiye A Milli Basketbol Takımı ile çok samimi bir süreç yaşamıştın. Hatta Sırbistan maçı sonrasında oyuncularla beraber sevinmiştin. Bu durumun avantajları ve dezavantajları nelerdir?
 
Dezavantajını çok gördüğümü söyleyemem. O takımın büyük bir bölümü benim yıllardır tanıdığım arkadaşlarımdı. Hidayet’i Kerem’i Sinan’ı tanıyordum. Sonrasında Cenk’i ve Semih’i muhabirliğe başladıktan sonra daha yakından tanıma şansım oldu. Çoğu oyuncu ile arkadaş olduk. O sevinç te arkadaşlığın ve samimiyetin sonucunda gerçekleşen bir şeydi. Olay kendiliğinden gelişti. Planlı bir şey değildi. Ben de bıraktım kendimi.
 
                    
Ntv Spor ekranlarında “Denemeden Olmaz” programını yapmıştınız. Daha çok olimpik sporlara yönelik bir programdı. Türk spor izleyicisinin bu sporlara dikkatini çekmek için mi yapılmıştı?
 
Türkiye’ye bakıldığında 70 milyon teknik direktör, 70 milyon basketbol antrenörü, 70 milyon sporcu var. Sözde tabi. Anket yapsan herkes her şeyi biliyor! Programın özünde biraz da Türk spor izleyicisi ile dalga geçmek te var. Türk spor izleyicisi her şeyi “Ben olsam yapardım.” der ya; izleyicilere aslında göründüğü kadar kolay olmadığını göstermek te vardı ama olimpik sporlara dikkat çekmek gibi bir misyonu da vardı. O programın sonrasında antrenörden, sporcudan ve birçok spor adamından çok güzel geri dönüşler oldu. Spor adamı derken yöneticiler de oldu tabi ama mesela; spor akademisinden mezun olmuş ve Karabükspor’un alt yapısında oyuncu yetiştirmeye çalışan bir antrenörün bana verdiği olumlu tepki ve yaklaşım benim için daha değerli. Bu gibi güzel şeyler de yaşadım.
 
                                       
 
Ali Ece ile beraber internet üzerinden (goal.com)“Açık Tribün” programını yapıyorsunuz. İnternetin giderek daha yaygın kullanmasından kaynaklanan bir tercih miydi?
 
Dijital sektör sürekli gelişiyor. Ben de uzun zamandır bir şeyler yapmak istiyordum. Ntv Spor da çalıştığım dönemde de bir şeyler üretmek istedim. Daha sosyal medya odaklıydı o dönem ama biraz içimde olduğu için yaptım. İnternete ve sosyal medyaya büyük bir kayma var ve bunu hissettiğim için de böyle bir program oldu. Bir yandan da internette daha özgürüz. Özgürlük derken her aklına geleni söylemek değil tabi ki. Şu da bir özgürlük; ben bir şey çekmek isterken belki sadece Iphone kullanarak çekmek istiyorum. Ntv Spor gibi imkanları çok iyi olan bir yerde bile bizim önümüze bu anlamda engel çıkıyordu. Bütün bunlar göz önüne alındığında ben istediğimi üretebileceğim için internet ortamında daha özgür hissediyorum kendimi.
 
Son olarak medyada, özellikle spor medyasında çalışmak isteyenlere neler söylemek istersiniz?

İnsanlarının hedeflerinin olması çok güzel bir şey. Sabırlı olmaları gerekiyor. Çok istisnai durumlar olmadığı sürece, bu bir bağlantı da olabilir başka bir şey de olabilir ama ne olursa olsun sabırlı olmak gerekiyor. Ben spor sunucusu oldum işin sonunda ama kaset te taşıdık, timekod da aldık, yeri geldi kanal binasında da yattık. Arka planda olan çok küçük bir görev için de bunları yaptık. Geldiğim nokta da işin prodüksiyon tarafını, montaj tarafını, editörlük tarafını biliyor olmam yeni bir platformda yeni bir iş için bile çok büyük avantaj sağlıyor. Bu konularda bilgimiz ve tecrübemiz olmasa, tabiri caizse uzaylı olsak her yeni süreç te daha çok zorlanırız. Bu yüzden biraz adım adım gitmek lazım.     

Recep Aydın Röportaj

                   
  
Öncelikle Karabükspor’a hoşgeldiniz.  PTT 1.Lig’e düşen ve tekrar Süper Lig’e geri dönme hedefi olan bir takımdasın. Düşüncelerini öğrenebilir miyiz?

Hoşbulduk. Açık konuşmak gerekirse beklediğimden daha güzel bir ortam buldum. Karabükspor’u zaten takip ediyordum. Ligde özellikle takip ederek izlediğim takımların başında geliyordu. Düşmesine üzüldüm. Çünkü hem Karabükspor gibi kaliteli bir takımın düşmesine üzüldüm hem de Karabükspor’da oynayan birkaç abimiz de vardı, onlar için de üzüldüm. Bu takıma gelmek nasip oldu. Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışacağım burada.

                   

Kamp dönemimde ki atmosfer nasıl?

Çok harika bir ortam var. Yeni bir takım kuruldu.  O kadar iyi bir kadro olmuş ki; hem çok yetenekli hem de insan olarak çok güzel insanlar gelmiş. Çok huzur verici bir ortam var. En önemli olayların başında da bu geliyor bence. İyi insanların birlikte olması başarıyı getiriyor. Çok iyi çalışıyoruz. İnşallah Karabükspor’u hak ettiği Süper Lig’e tekrardan çıkaracağız.
Hücuma dönük ve gerektiğinde hücum oynayan futbolcusunuz. Geçtiğimiz sezonlarla izledik. Marius Alexe ve Simon Zenke gibi isimlerle önümüzdeki sene beraber oynayacak olmanın takıma etkileri nelerdir?

Alexe ve Zenko kaliteli futbolcular. Top tutan futbolcular. PTT 1.Lig’de de bu çok önemli. Ne kadar  ileride top tutabilen oyuncularınız varsa rakip üzerinde baskı kurmak daha kolay hale geliyor. Yeni gelmelerime rağmen hiç adaptasyon sorunu yaşamadık. Sanki önceden beraber oynuyormuşuz gibi. Gerek idmanlarda gerekse hazırlık maçlarında. Zaman ilerledikçe de daha da iyi anlaşırsak iyi işler yapabiliriz.


(Daha lig başlamadan şampiyonluk dediği video)

Son olarak Karabüklülere ve Karabükspor taraftarına söylemek istediğiniz bir şey var mı?


Onlardan isteyeceğim tek şey destek olmaları. Her maç bizim arkamızda olsunlar. Lig uzun bir maraton. İyi günlerimiz olur kötü günler olur her zaman desteklerse, biz o desteği hissedersek çok güçlü bir Karabükspor izlettiririz onlara. Ligin sonunda da inşallah hep beraber şampiyonluğu kutlayacağız.

“Keşke ayağım kırılsaydı da gol atmasaydım?” (1967 Kayseri Faciası)

Dünyada olduğu gibi ülkemizde de çok sık taraftar olayları olurdu. En azından, Passolig sistemine kadar diyelim. Passolig sayesinde(!) stadyumlar zaten boş olduğu için çok fazla olay da çıkmıyor. 17 Eylül 1967 tarihi, Kayseri ve Sivas özelinde tüm Türkiye’de büyük bir olaydır. Olayların başlangıcı, kıvılcımıdır; çünkü olay sadece o tarihte olmamış, o günden sonra da olumsuz olaylar, can sıkıcı bir biçimde devam etmiştir. O tarihte ne mi olmuştu?  Kayseri’de oynanan Kayserispor-Sivasspor maçında taraftarlar arasında gerginlik çıkmıştı ve olayın yarattığı panikle 43 kişi ezilme ve havasızlık sonucu hayatını kaybetmişti. Haberin Sivas’a ulaşması sonucu Sivas’ta bulunan Kayserililerin işyerleri saldırıya uğramıştı. Çıkan olaylar nedeniyle iki takıma da 17 maç saha kapama cezası verilmiş ve takımların 5 yıl boyunca aynı grupta mücadele etmemesine karar verilmişti. 23 yıl boyunca da karşı karşıya gelmemişti. Olaylardan sonra 26 taraftar gözaltına alınmış, Sivas’ta krizi iyi yönetemediği gerekçesi ile emniyet müdür görevden alınmış, vali istifa etmişti. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, yaşanan olayların ardından Rusya ziyaretini iptal etmiş ve radyodan şu mesajı yayınlamıştı: “Şuursuz tahriklerle devam ettirilmek istenen bu hadisenin, futbol tarihimizde tek kalmasını temenni ederim.”

                         
O günkü futbol maçında, gelenlerden 43 kişi geri dönemedi ve yüzlerce kişi yaralı halde evine dönebildi. Üzerinden 48 yıl geçti. Bir ihmal olduğu ile ilgili iddialar hala devam ediyor. Belki tribün ve güvenlik olarak ihmal var; ama Sivaslılar, yakın bir deplasman olmadığı halde, ligin henüz başları olduğu halde, Sivasspor taraftarları 40 otobüs, 20 minibüs ve trenle gelmişlerdi Kayseri’ye. Maçın 20. dakikasında Kayserispor, Küçük Oktay ile 1-0 öne geçiyor. Ne olduysa bu golden sonra oluyordu. Kayserili taraftarlar golü kutluyordu tribünlerde. Bu durum Sivassporlular tarafından tepkiyle karşılanıyor ve tanıkların anlatımına göre, Sivaslı taraftarlar Kayserililerin bulunduğu tribüne taş atmaya başlıyordu. Taşlar ile gerginleşen ortam, Kayserili taraftarların taş, sopa ve bıçaklarla misafir tribüne yönelmesi ile iyice gerginleşiyordu. Ev sahibi takım taraftarının, kendilerinin olduğu tribüne hareketlenmesi neticesinde demir kapılara yönelen Sivassporlular, stadın bozuk düzeni, bu tarz bir izdihamın yarattığı panik ortamı ve havasızlık neticesinde çok zor anlar yaşıyorlardı. Bu esnada 41 taraftar can verdi; 300’e yakın kişiyse taş, sopa ve bıçak darbeleri ile yaralandı.

                             
Olayın ardından stadın dışına çıkan Sivaslılar, 60’a yakın araca saldırıyordu. Bunu duyan Kayserililer de Kayseri’de bulunan Sivas plakalı araçlara saldırıyordu. Bu olayların Sivas’ta duyulması ise tehlikeli işlere sebep olacağının sinyallerini veriyordu. Sivaslılar, o dönemde Sivas’ta ekonomik olarak etkin durumda bulunan Kayserililerin dükkanlarına saldırıyordu. Bu olaylar sadece bir maç yüzünden oluyordu. Tabi görünürde maç yüzünden! Olayla ilgili, o maçta golü atan Oktay Aktay, (Küçük Oktay)  üzgünlüğünü şu cümlelerle dile getiriyordu: “Keşke ayağım kırılsaydı da gol atmasaydım. Dün gece gözlerimin önüne tribünlerdeki insanların hali gelince ağlamadan edemedim. Keşke yenilseydik de bu olaylar çıkmasaydı. 15:30’da tribünlerde olaylar başlayınca soyunma odalarına kaçtık. Gece 21:00’e kadar burada kaldık. Sadece çığlıkları duyuyorduk. Başımıza bir bekçi dikip gittiler. Tek bir bekçi ile korunduğumuzu bilseler bizi herhalde öldürürlerdi. Stadyumdan çıktığımızda hava kararmıştı. Türkiye karayolları işletmeleri arabalarıyla şeker fabrikasına götürüldük. Sonra da Sivas’a ulaştırıldık. Halk sokaklarda bizi bekliyordu. Kimi oğlunu soruyordu kimi kardeşini. Bir yandan bizi suçlar gibiydiler. İki-üç gün sokağa çıkamadık. Sonra bütün futbolcular kentten ayrıldık. Bir hafta sonra geri döndük. İlk idmanımızda ağaçlara kadar seyirci doluydu. Korkunç bir tezahürat vardı. 1970’te de İstanbul’a döndüm. Olayların nedeni cahillik bence. Yazık bir sürü insan öldü.”

                               

Olayların nedeni futbol değildi. Olmazdı. Olamazdı çünkü! Futbolsa eğer; futbol bir oyun, her oyunda olduğu gibi kazanmakta var kaybetmekte. Bu oyunun, sporun doğasında var. Sebebi cahillik! Futbola, bir spor ya da oyun gözüyle bakamamak. Tarihe, ‘facia’ kelimesi ile geçen olayın sporla, futbolla birlikte anılması bile acı verici. 23 yıl karşı karşıya gelemeyen Kayserispor ve Sivasspor, bir sonraki maçlarını 9 Aralık 1990’da Sivas 4 Eylül Stadı’nda oynadı ve iki takım arasındaki buzlar çözüldü. Böyle olacak zaten. Olmalı da! Spor da rekabet varsa eğlenceli olur zaten. Bir takım olmadan diğerinin anlamı yok.
Şimdi sorun yok; ama o olaylarda ölenlerin aileleri vardı. Çocuğu, eşi, kardeşi, anne-babası… Onlara kendilerinden bir parçayı; ağabeyi, babayı, eşi, oğulu kendilerinden ve hayattan koparan şeyin futbol olduğunu söylediler belki de… Belki de sorumlunun olayı yaşayan diğer taraf olduğunu düşündüler. 48 sene geçti üzerinden. 43 kişiyi öldürecek, yüzlerce kişiyi yaralayacak, arabalara ve işyerlerine zarar verecek, dönemin başbakanının bile yurtdışı ziyaretini iptal ettirecek sorun neydi ki? Umarım, bu istenmeyen acı olaylar sadece geçmişte ve böyle yazılarda kalır…

Emre Tilev Röportaj

“Kim koydu o direği oraya?”,“ Ne 89’a ne 91’e tam 90’a tam.”, “Öptük alnından.” gibi farklı gol sevinçleriyle bildiğimiz ünlü spor spikeri Emre Tilev, medyada fark yaratmanın önemi vurgularken, anlatıcılık ile yorumculuğun farklı olduğunu ve birbirine karıştırılmaması gerektiğini ifade etti.


Emre Tilev eski bir atlet, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Gıda Mühendisliği mezunu, Arel Üniversitesi’nde öğretim görevlisi, gazeteci, yazar ve spiker. Türkiye’de 5000’den fazla maç anlatan, spikerlik ile ilgili ödüller alan, anlatımıyla fark yaratan Tilev, bu serüvenin nasıl başladığını anlattı ve bu işi yapmak isteyen gençlere tavsiyelerde bulundu.

Spor spikerliğinden önce sporcu geçmişiniz vardı değil mi?

İzmir’e ilkokul 3’te geçmiştim. Ankara’dan İzmir’e babam tayin olunca İlkokul 3’te İzmir’e taşınmıştık. 4.sınıfı İzmir’de okudum. Ben Güzelyalı çocuğum. Bizim evin karşısında Göztepe Stadı vardı. Orada insanlar koşuyorlardı. Yanlarına gittim. Bende koşayım mı? Dedim. Koş dediler ve ben ardıma baktığımda 3 ay dır koştuğumu fark ettim. Bana resim, ikametgah, nüfus cüzdanı sordular lisans için. Ailenle konuş dediler. Babama söyledim konuşmaya gittik. Benim dayım eski Türkiye Şampiyonu 100,200,400 metrelerde. Onun hocası çıktı. Demek ki genlerde de var koşar dediler. Atletizm maceram başlamış oldu. Lise sona kadar devam etti ama arada bir trafik kazası neticesinde pelvis kemiklerim kırıldı. Atletizm yapmamış biri olmasaydım kazadan sonra çok uzun süre yürüyememe durumu ile karşı karşıya kalabilirdim. 6 ay içerisinde yeniden yürüdüm. İlk 3-4 ay yatağa bağlıydı. Sonraki 2 ay terapi ile geçti. Hatta okul anlamında kayıp dönemim de olmadı. Çünkü ben Mayıs ayında kaza geçirmiştim. Yeni dönem açılmadan sağlığıma kavuşmuştum.


Merakın yanında bilgi de önemlidir.  Bu bilgiler nereden geliyordu?

Yatağa bağlı kaldığım süreçte çok kitap okudum. Küçüklükten beri spora merakım vardı. O zamanlar internet ve sosyal medya gibi kavramlar bize çok uzak şeylerdi. Gazeteleri keserdim. Küpürlerini kesip saklardım. O küfürler hala evin bodrumunda duruyor. Annem arada “Bunları ne yapacağız? Atalım istersen.” diyor ama atamıyorum. 1980’den itibaren küpürleri kesmeye başlamıştım. Sadece spor haberleri değil ilginç haberler de kesiyordum. Bende hala 12 Eylül İhtilali’nin ertesi gün çıkan gazetelerin küpürleri vardır. Vardır diye tahmin ediyorum. Birileri atmadıysa. (Gülüyor) Çünkü uzun süredir oraya uğrayamadım. O süreçte spora daha çok merak salıyorsunuz. Çünkü yataktasınız, birileri bir şeyler yapıyor siz yapamıyorsunuz. Bir de çoklu televizyon kanalı yoktu ama biz EPT Kanalı olduğu için şanslıydık. EPT Yunan kanalıydı ve biz evde tencere gibi antenlerle Yunan kanallarını izleyebiliyorduk. Yunan kanalları sportif faaliyetlere TRT’den daha fazla yer verirdi. Hayatımda ilk kez Formula 1 yarışını Yunan kanalında izledim.  Nasıl bir spor olduğunu ve kurallarını o zaman öğrenmiştim. Bu olaydan yıllar sonra 1994 yılında Türkiye’de ilk kez Formula 1 anlatacak birisi olarak o kuralları bilmek bana çok büyük bir avantaj sağlamıştı.

Spikerlik serüveni nasıl başladı?

Zaten ben küçüklükten beri spiker olmak istiyordum. Bir şeyi anlatma becerimin iyi olduğunu herkes söylerdi. Kolay ve basit anlatırdım. İlkokulda bile müsamerelerde ben sunucu olurdum. Bir şeyler sunma, anlatma merakım hep vardı ama daha çok yoğunlaştığı süreç farklı sporlardaki yükselişti. Artistlik patinajın Türkiye’de daha yoğun izlenildiği dönemler 1980-1985 arası, Katarina Witt’in ortaya çıkışı, jimnastiğin özellikle Nadia Comeneci ile birlikte, atletizmde  Alberto Juantorena, Sermet Timurlenk, Mehmet Yurdadön, Mehmet Terzi gibi isimlerle  başlayan bu süreç beni daha çok kendine çekti. Askeri okul okumamıştım. Düz lisede ben sözel bölüm okuduktan sonra iletişim sektörüne geçiş yapmayı düşünüyordum ama annem fen bölümü okumamı istemişti. Ben de fen bölümü okurken İzmir’de yerel bir dergide sporla ilgili yayınlar yapmaya başladım. Ağırlıklı olarak Ege Üniversitesi öğrencilerinin bulunduğu bir dergiydi. Derginin bünyesindeki tek lise öğrencisi bendim. Böyle güzel bir tecrübemde olmuştu. Üniversiteyi kazandığımdaTürkiye’de ilk kez yerel radyolar kuruldu. Radyo akımı başladı. Bende orada Bafra FM’de radyo programı yapmaya başladım. Klasik müzik programı yapmaya başladım. Babam opera sanatçısı olduğu için klasik müzikle aram çok iyidir. O programdan sonra Bafra’da yerel televizyon kurulma çalışmaları başlamıştı. Dayımda orada tabip ve tanınan birisi konumunda. Belediye Başkanı ile konuşmasını rica ettim ve konuştu. O sıralarda belediye, siyasi program yapacak birini arıyordu. “Ben yaparım.” dedim. Belediye Başkanı ile bir akşam program yaptık. Benim yaptığım yayından sonra seçim yapıldı ve seçimi yayın yaptığım başkan kazandı. Sonrasında beni çok sevdi ve “Gözde Tv’nin çoğu işini sana bırakıyoruz. Sen yap.” dedi. Orada 8 aylık bir süreçten sonra Samsun’dan yerel televizyon STV’den teklif geldi. 1993 yılında STV’ye geçtim. O dönemlerde yayıncılık anlamında havuz sistemi yok. Avrupa maçlarını TRT yayınlarken biz oradan çalıp yayınlıyorduk. Bende onları anlatmaya başladım. O dönemler Bafra Şu anki adıyla PTT 1.Lig olan 1.Lig’deydi. Bafra’nın maçlarını anlatıyordum. Bafra maçlarından Samsunspor maçlarını anlatmaya dönüştü. Samsun’dan daha yoğun haberler yapmaya başladım. Tamamen kendi yarattığım formatla yarışma programı yaptım. Bir gün İstanbul’a gelmeye karar verdim. İstanbul’da tanıdığım kimse yoktu. İlker Yasin’in yanına gitmeye karar verdim. Kendisinden randevu istedim ama vermedi. Bir gün Hürriyet Gazetesi önüünde arabasından inerken hemen önüne geçip durumumu izah ettim. İlker Bey: “Yarın gel.” dedi. Gittim, konuştuk ve konuşmanın sonunda “Biz seni ararız.” dedi. 1993 yılı Kasım ayıydı. Ne Kasım’da ne Aralık’ta ne de Ocak’ta aramadılar. Şubat ayında babamın Tarcan Gönenç adında bir tanıdığı var. O dönemde orada önemli bir konumdaydı Tarcan Abi. Onun ismi le gittim İlker Abi’nin yanına. İlker Yasin çok zeki biri, hemen tanıdı. “Deneyeceğiz.” dedi. Serüven böyle başladı.

Bu serüvende kısa bir süre sonra bir çok ilklerde ve enlerde yer aldınız. Cine5 ve Süperspor’un kurulumu, yüksek sayıda maç anlatımı gibi.  O süreç nasıldı?

Biz  Türkiye’nin ilk televizyoncuları olduğumuz için bir çok ilke imza attık. Bugün dijital platform olarak adlandırılan Dijitürk, D-Smart gibi oluşumları biz 1994 yılında Cine5’te ilk biz kurmuştuk. Cine5’in kurulumunda yer aldım. Bugün spor kanalları NTV Spor, A Spor, TRT Spor var. Biz o zaman Süperspor kanalını kurduk. Şu anda bütün liglerin ülkesel yayılımı var. Biz o zaman bütün ligleri aynı çatı altında topladık. İngiltere Premier Lig, Hollanda Ligi, Almanya Ligi, La Liga(İspanya), Portekiz Ligi, İskoçya Ligi, Fransa Ligi… O kadar çok lig vardı ki biz maç seçerdik. İtalya Ligi’ni yayınlamazdık bile. Ben bir günde 6 tane lig maçı anlattığımı bilirim. 12.00’de Premier Lig maçı, 16.00’da İtalya Ligi maçı, 19.00’da radyoya bir maç anlatımı, 21.30 da bir maç, 23.00’da Fransa Ligi maçı, 01.00 gibi Portekiz  Ligi maçı anlattım ve 03.00 gibi ancak eve gidebilmiştim. O kadar yoğun çalışıyorduk ki günlerce şirkette kalıyorduk. Eve gitmezdik. 5 Mart 1998’de evlendim, 8 Mart’ta program sunuyordum. 


Formula 1’i ülkeye ilk anlatanlardandınız değil mi?

1995’ten itibaren 3 yıl Formula 1 anlattım. İlk F1 yarış literatürünü biz oluşturduk. Bizden sonra insanlar bu sporla ilgili bir şeyler öğrenmeye başladılar. Formula 1’in ne olduğunu çoğu kişi bilmiyordu. “Bunlar ne böyle? Arabalar dönüp duruyor.” Diyenler vardı. Okay Karacan bir süre F1 anlattı. Sonra Serhan Acar anlatmaya başladı. Hala da Serhan anlatıyor. Bence anlatma modeli olarak çok iyi bir adam. Bilgisi hepimizden yüksek ama iyi bir anlatıcı değil, iyi bir yorumcu. Anlatıcılık ile yorumculuk birbirinden çok farklı kavramlar. Türkiye bunu karıştırıyor. Her anlatıcı kendini spiker zannediyor. Problem burada başlıyor. Anlatıcı ile yorumcu çok farklı şeyler. Erman Toroğlu’nun maç anlatması gibi. Erman Toroğlu’nun maç anlatmasını dinlemem  yani. Aynı şekilde Kaan Kural’ın basketbol maçı anlatmasını dinlemem.  1996’da illegal şekilde yayınladık. Çünkü yayıncı kuruluş TRT idi. Biz o zaman Show Radyo’ya anlatıyorduk. 2000’de de illegal, yine Show Radyo’ya anlattık. 1998 Dünya Kupası’nda aynı şekilde telefondan radyoya anlattık. Biz 2006’nın yayıncı kuruluşuyduk. İlk kez özel bir yayıncı (Kanal 1) yerinden yayın yaptı. Ben de orada hem muhabirlik hem de spikerlik yaptım.

Maçlara hazırlanma süreciniz nasıl peki?

Bana göre bu işin en önemli noktası bilgi. Benim söylediğim üç kavram var. Yaşamımın felsefinde de bu kavramlar var. Birinci felsefe, mutlak suretle merhametli olmak. İnsan doğasında merhamet kavramı mutlaka olmalı. Futbolcuyu da, hakemi de, taraftarları da merhametli izlediğinizde empati yapmanız daha kolay olabiliyor. İkinci olarak bilgi kavramı çok önemli. Bir şeye bilgi katmanız, doğal olarak ta çok okuyup çok öğrenmeniz lazım. Üçüncüsü ile benim için çok önemli, hazırlık dönemi. Bir mahalle maçı dahi olsa ben maçtan 2-3 gün önce hazırlanmaya başlarım. Şimdi Google çıktı, sözlükler çıktı, mertlik bozuldu. (Gülüyor.) Artık 3 saat önceden de maç anlatanları görüyorum. Ben oturarak, yazarak çalışmayı severim. Aklımdakileri kağıda dökerim. Hatta bir gün İlker Abi bana “Bunlar ne böyle? Bu kadar bilgi ile maça mı gidilir?” dedi. Ben çok bilgiyle maça giderim ama hepsini kullanmam. Yeri ve zamanı geldiğinde kullanmaya çalışırım. 


O meşhur gol sevinçleri nasıl meydana geldi?

Allah’a şükürler olsun ki bana Türkiye’nin en özel ve ünlü maçlarını anlatmak nasip oldu. Aslında pek çok kişi anlattı ama konuşturan sayısı azdı. Ben hep farklı olma öğesini aradım. Herkes maç anlatabilir ama sizin bir farkınız olmalı. Ben o yüzden “Kim koydu o direği oraya?” dedim. (Beşiktaş-Stoke City mücadelesinde Quaresma’nın direkten dönen şutu için.) Çünkü seyirci de “Hakikaten  o direği kim koydu? Ne güzel gol olacaktı. Tüh!” dedi. Deivid Fenerbahçe forması ile Sevilla’ya gol attığında “Öptük alnından.” dedim. Çünkü herkesin aklından, içinden o geçti. Ben herkesin sesi olmaya çalıştım. Farklı cümleler bulmaya çalıştım.  Ertem Şener ile beraber çok yapıyorduk. Baros gol attığında “Milan Baros, bu gol çok hoş.” diyelim dedik ama çoğu doğaçlama oldu. Ertem’in anlattıklarında da doğaçlama bir biçimde olduğunu biliyorum. Çok kitap okuyorum. Her gece ortalama yarım kitap bitiriyorum. Okudukça farklı cümleler farklı duygular yaşatıyor. Okuduğum bir kitapta  “New York sokaklarında sessizliğin sesi hakimdi.” Çok hoşuma gitmişti. O cümleyi aldım. Bir Beşiktaş maçında Beşiktaş beklenmedik bir anda gol yedi ve “İnonü sessizliğin sesini yaşıyor.” dedim. İnsanların ilgisini çekti. Ertesi gün spor köşelerinde bile yer aldı. En önemli şey kendi tarzını yaratmak. Kimsenin taklidi olmamalı. Güntekin Onay olmasın, Ertem Şener olmasın, Murat Kosova olmasın, Emre Tilev olmasın. Kendi olsun. Kendi gibi olduğunda zaten fark yaratmış oluyor. 


Son yıllarda iyi spikerlere rastlayamıyoruz. Bunun sebepleri neler olabilir?

Fabrikasyon oldu. Neden fabrikasyon oldu? Lig Tv bütün yayınları almış durumda. Cuma günü İngiltere Premier Ligi’nden bir maç anlatıyorsun. Cumartesi Spor Toto Süper Lig maçı anlatıyorsun. Pazar Fransa Ligi anlatıyorsun. Pazartesi İtalya Ligi anlatıyorsun.  Ben Süperspor’da 6 maç anlattığımda bile fabrikasyon olarak düşünmeyip hazırlandım. Fabrikasyon olduğunu düşündüğünde hatalar yapıyorsun. “Ben bunu anlatıyorum zaten.” Diye düşünerek rutine bağlanıyor. Bir yanda normal bir ekmek fabrikasından çıkan simit var, bir de Çengelköy’de taş fırından aldığın simit var. Ben Çengelköy’deki taş fırın olmaya gayret ediyorum. Sen maç anlatırken Ali’ye Veli dersen insanlar bunu bir kere kabul eder ama ikisinde etmez. Maçı rutin bir şekilde herkes anlatır. Farklı olmak gerekir. Çünkü farklı olduğunda konuşulursun. Bunu konularda bana Halit Kıvanç’ın yardımı olmuştur. Bana “Maça giderken bir kamyon bilgi ile git ama yeri gelir hiç birini kullanmazsın.” dedi.

O kadar fazla müsabaka anlattınız. Birçok anı birikmiştir. Bunları kaleme almayı düşünüyor musunuz?

İki kitap yazıyorum şu anda. Biri “Oğluma Mektuplar” bitmek üzere, son aşamalarındayım . Diğeri “Spikerin Notları” kendi yaşadığım deneyimlerin yer aldığı bir kitap olacak. Ona daha yeni başlayabildim 3-4 seneye ancak biter.

Bu işi yapmak isteyen gençlere neler tavsiye edersiniz?

Yılmasınlar. Televizyonculuk sektörü çok zor bir süreç yaşıyor. Çok sert bir virajı dönüyor. Sakın “Biz televizyoncu olamayacağız. Gazeteci olamayacağız.” Demesinler. Bugun baktığımızda  televizyon anlayışına IP TV denilen yapı çok önemli bir destek veriyor. Kendi kanallarını kurabiliyorlar, kendi gazetelerini bloglarında yapabiliyorlar. Bunlardan hiç vazgeçmesinler. Çünkü bunlar gün geçtikçe daha çok ön plana çıkacak. 

      

Gülünecek Halimize Ağlayıp Ağlanacak Halimize Gülmemiz

Teşekkürler emeğin futbolcuları…Kendi tarihimizin en büyük başarısını yakladınız. Biz geçen 2 sezonda düşme korkusunu son haftalara kadar yaşarken bu sene bir anda Avrupa’ya gitme potasında bulduk kendimizi.Düşmedik diye sevinmekten Avrupaya gidemedik diye üzülür olduk.Çoğu kişi de bunun farkında değil.Geçtiğimiz 2 sezonda kümede kalma mücadelesi verdik hatta geçen sezon son maçla Süper Lig’de kaldık.Bu sene ise sadece 2-3 kritik maç ile UEFA Avrupa Ligi’ni kaçırdık.İç saha 4 büyüklere hiç yenilmedik.Cernat’ımız,2.yarı da Lua Lua’mız yoktu ama yeni olarak panter kalecimiz Waterman,dinamomuz Samba Sow,Milli Takıma yükselen ve kornerden gol atan(verilmese de) İshak Doğan ile yine gündem yarattık.

Teşekkürler yönetim.Teşekkürler mütevazi,karizmatik,karakterli,sözde büyük takımların hocaları bütçe ve yıldız oyuncu isterken sadece inanmış bir şehir isteyen TOLUNAY KAFKAS…Teşekkürler futbolcular.Yarısı kiralık oyunculardan oluşan kadro ile yakalanan başarı muhteşem.Yönetim senin talebin ve tavsiyen olan tesisleşme işini ciddiye alıp arsa satın aldı bile. Umarım uzun yıllar burada görev yaparsın hocam. Çünkü küçük şehri küçük olduğu için severek gelen nadir hocalardansın. Herkes para,yıldız oyuncu,bütçe,özel şeyler isterken sen kiralık oyuncularla bu başarıyı yakaladın. Sene başında ben de sinirliydim.Yalanım yok ama senin sistemini,yapmak istediklerini bilmediğimdendi. Lua Lua’yı gönderdiğinde anlaşıldı her şey.

Siz üzerinize düşeni fazlasıyla yaptınız.Üzerine düşeni yapmayanlar şehir ve taraftarlardı.Facebookta ve dışarda görülen kadar Karabüksporlu stadyumda yoktu. Avrupa hedefi kondu. Biletler 10tl idi. Tribünler,hemde “Bir türlü bitmedi.” diye veryansın edilen,Lig Tv’nin karşısındaki kapalı tribün bomboştu.Takdir etmem gereken konu ise hiç seyircisiz oynama cezası almadık. Bence şehir biraz daha olayların farkında olmalı.Şu bir gerçek; Karabük’ümüzün yerini hatta adını duymayanlar,il olduğunu bilmeyenler vardı.Hala var.Karabükspor 2010’dan bu yana Süper Lig de ve bu iç bilmeyenlerin sayısı azalmaya başladı.Şehir küçük ama çok güzel. Bunu kim biliyor? Sadece biz. Reklamın en iyisi Karabükspor ve Karabük Üniversitesi. Eskişehir tarihi demeye bile şahit isteyecek evlerle turizm yapıyor ama biz her bir ilçemiz dünya çapında niteliğe sahip olmasına rağmen reklamını iyi yapamıyoruz.En iyi reklam olan Karabükspor’a da daha fazla sahip çıkmalıyız.Artık Süper Lig’de üst üst e 5.yılımız olacak ve hala maç günü çarşıda çevirip “Bugün maç mı var?” diye soranlar hiç de az değil.Önümüzdeki sezon az daha ilgi. Başlıkta demiştim ya ağlanacak halimize gülüyoruz diye; bu hal den bahsetmiştim. Başlıkta söylediğim gülünecek halimize ağlıyoruz çünkü 2 senedir son maçlar hatta geçen sezon son maça kadar düşme korkusu yaşarken bu sene 3 puan evet sadece 3 puan farkla Avrupa’ya gidemedik.Sevinelim takıma ama üzülelim biraz kendimize. Ben Spor Toto 2.Lig Beyaz Grup mücadelesi Giresunspor-Göztepe maçının biletini paylaştım 10 YTL yazıyordu bilette. Hemşehrilerim YTL’ye güldü.Adamlar 2.Lig de 10 TL ye gidiyor da Karabük’te 10TL ye pahalı diyorlar diye paylaşmıştım. Başlıkta demiştim ya ağlanacak halimize gülüyoruz diye; bu durumdan bahsetmiştim.Yine o bilet aşağıda görsellerin içinde var.Aşağıdaki görsellerde bu sezon öne çıkan şeyler var. Bir kez daha sonsuz teşekkürler alın terinin sahadaki temsilcileri.Teşekkürler…

TÜRKİYE’DE FUTBOL ANLAYIŞI

Ülkemizdeki futbol, gerçek anlamındaki futboldan çok uzak bir konumda şuan. Eğer öyle olmasa idi kulüplerimiz Avrupa’da başarılı olur, yerli oyuncularımız kulüp kadrolarında çoğunlukta olur, milli takımımız turnuvalarda başarı yakalamak bir kenara o turnuvalara rahat katılım sağlamış olurdu. Türkiye’de futboldan önce futbolun anlayışı bile çok farklı…Futbolcular 90 dakikayı doldurup parasını almanın peşinde. Takımın durumu, taraftarın istekleri, oynama isteği sadece zaman doldurmanın bile önüne geçememiş durumda. Takım yöneticileri de, takımın başarı durumundan ziyade maliyet durumunu düşünüyor. Bilet fiyatlarını yüksek tutup bilet gelirinden maliyetini artırmayı düşünüyor ama bilet fiyatlarına cazip fiyatlar biçip stadyumlarını tıka basa doldurup takımın kazanması halinde alacağı galibiyet primini hiç hesaba katmıyor. Transfere harcanan para konusunda Avrupa’da ilk 5’e giren ülkemiz ülke puanı sıralamasında 13.sırada. En basitinden kulüplerin orijinal formaları bile önemli. Taraftarların neredeyse %70’i orijinal forma kullanmıyor. Fiyatlar o kadar uçuk ki; sahte üretim yapanlara gün doğuyor ya da taraftar stadyuma rengarenk kıyafetlerle geliyor. Avrupa’da orijinal ürünler makul fiyatlarda oluyor. Taraftarlar hem orijinal ürün satın alıp takımına katkıda bulunuyor hem de stadyumda sadece tuttuğu takımın renkleri ile bütünleşiyor. Türkiye çok mu kötü peki futbolda? O kadar da kötü değil bence. Sistem çok farklı ve böyle sonuçlar ortaya çıkıyor. Türkiye’de ligin profesyonelliği arttıkça futbol kalitesi düşüyor. Alt liglerde para az, reklam az, rant az ama mücadele gücü çok fazla. Amatör ruh dedikleri bu olsa gerek. Sahada son dakikaya, son damla tere kadar koşmak ve mücadele etmek. Bir hafta sonu deneyin. Cumartesi günü bir Spor Toto Süper Lig mücadelesi izleyin. Pazar günü de PTT 1.Lig mücadelesi izleyin. Aradaki tempo ve mücadele farkı bariz bir şekilde görülecektir. Bir de alt liglerin Süper Lig’den farkı; taraftarların memleket takımlarını tutmasıdır. 3 büyük 5 büyük diye bir şey yoktur alt liglerde. Avrupa’da da durum böyledir. O yüzden her maçta her takımın stadyumu dolu doludur. Örneğin Almanya’da bir vatandaş Düsseldorf’ta doğmuşsa Bayern Munich’i desteklemez kendi takımını destekler. Aynı şekilde İngiltere’de Colchester’de doğan bir vatandaş şehrinin takımı ülkesinin 3.kademe liginde yer alsa da kendi takımını tutar. Böylece sadece futbol takımı değil kendi şehrini destekleyen taraftarlar sayesinde ülkedeki şehirlerin kalitesinde de bir artış görülecektir. Türkiye spor kulüpleri ve milli branşlarda dışarıda başarılara imza atmayı, büyük organizasyonlara ev sahipliği yapmayı istiyorsa sadece tesis inşa edip kadrolarına pahalı oyuncular katarak bunu yapamaz. Kendi yerli oyuncusunu profesyonel yapıp yabancı oyuncular düzeyine yaklaştırmadıkça, yurt dışından yetenek avcılığıyla medet umma ile bir yerlere gelmesi çok zor. Birçok şeyin değişmesi lazım. İnşallah bu değişim süreçlerinden ülke olarak başarı ile çıkar ve istenilen düzeye ulaşırız.

Kaynak: http://www.sporajans.com.tr/EditorNews.asp?ID=4927#.Uo9azdLIZtY

ŞORTLAR UZUYOR FUTBOL KISALIYOR

Bir varmış. . . Bir yokmuş. . . Bir zamanlar futbol varmış. Sadece sahada kalan, saha dışında sadece taraftar olan, kıyasıya mücadele edilen bir futbol. . . Şortların kısa,saçların uzun olduğu, sanki hızlı oynatımda video izliyormuş kadar seri bir futbol. Bırakın topu bilerek taca vurmayı, kaleciye geri pas bile yuhalanırdı. Mücadele kıyasıya olsa da sportmenliğe her zaman yer vardı. Galibiyet için prim diye bir şey yoktu, en iyi prim kendisi ve takımı için mücadele edip zafer kazanmaktı. İnanmak ve zaferden başka hiçbir şeyin futbolcuları tatmin etmemesi idi. . .

Futbol sadece sahada oynanır,iyi ve şanslı olan kazanırdı. Maçların sonucu, golü kimin atacağı,kupayı kimin alacağı şans oyunları arasına girmezdi. Şampiyon sahada güzel futbol oynayarak şampiyon olurdu. Tenekeden de olsa madalyaların anlamı ve bir değeri vardı,şimdi ki primler yoktu. Kazanmak sadece bir başarı değil, aynı zamanda gururdu. Her şey bu kadar mı kötüye gidiyor peki ? İyiye giden yönlerde var yeşil sahalarda. . . Son birkaç yıla kadar üç büyüklerden başka takımın şampiyon olmasına ihtimal verilmez, bu üç takım arasında lig maratonu geçer giderdi.

Artık böyle değil. Artık Anadolu şaha kalktı. Hep aynı takım şampiyon olmuyor. Son beş yılda beş farklı şampiyon gördük. Son şampiyon da ikili averajla şampiyon oldu. Artık sadece İstanbul’un beyleri değil, Anadolu yiğitleri de bu yarışın içinde. Buram buram memleket kokan diyarlarda da artık kalpler yeşil sahaya göre ritimleniyor. Çağdaş futbola ayak uyduruyor,Fair Play örnekleri sergiliyorlar. Alın terleri ile mücadele edip kazanıyorlar. Maçı önceden bilmek, normalde birbirinin kuyusunu kazan kişilerin işine gelince birlik olmak, saha dışı ne kadar oyun olursa olsun bilmez Anadolu. Temennimiz kimsenin bilmemesi tabi.

Geçmiş yılların maçlarına bakıyorum da ; hızlı, hareketli, kıran kırana mücadele, teknik, fazla sansarlık içermeyen çok güzel bir futbol görüyorum. Şortlar kısa futbol uzun. . . Şimdi şortlar uzadı ama futbol kalitesi ise tam ters orantıda. Ben kısa şortlar istiyorum. Ben futbolun sadece sahada oynanmasını istiyorum. Temiz futbol, temiz taraftar, haklı mücadele ve adalet istiyorum. Eski futbolu geri istiyorum. Olmasın renkli ekran televizyonda gerekirse. Uzun saçları, ağır topları , Pele’yi , Maradona’yı, Van Basten’i, Puskas’ı. . .

Spikerlerin maç temposundan nefes bile alamadıkları maçları, maçın nasıl biteceğinin son düdüğe kadar belli olmamasını çocuklarıma anlatmak istiyorum ileride. Eski futbolla modernizmi bir arada görmek istiyorum. İnşallah o günler fazla uzak değildir. . .

Kaynak: http://www.sporajans.com.tr/EditorNews.asp?ID=4838#.Uo9bc9LIZtY