deneme yazısı

Bir çocuk düşünün; İstanbul sokaklarında çatlak duvarlara topu çarptırarak vakit geçiren, ayağından topu ayırmayan ve akşam ezanı okunana kadar onunla ve arkadaşlarıyla birlikte olan. Her çocuk gibi onun da hayalleri vardı. Çok az insan büyüdüğünde hayallerini gerçekleştirir. Ama bir çocuk var ki büyük futbolcu olma hayalini gerçekleştirdi. Hem de dünyanın en iyi kulübüne transfer olarak kendi gibi hayal kuran çocukların yollarına ışık tuttu. İstenirse neler yapılabileceğini gösterdi. Evet o çocuk 6 Ocak’ta Barcelona ile ilk resmi maçına çıkacak olan Arda Turan.

Arda’nın aklında çocukluktan bu yana futbolculuk yatıyordu. Hatta babası Adnan Turan “Arda’nın emeklemeye başlamasıyla topun peşinden koşması bir oldu. 5-6 yaşında sokağa çıkıyordu. Şimdi lisenin olduğu yer boş araziydi. 15-16 hatta 20 yaşındaki insanlarla top oynuyordu. Kendinden küçüklerle ya da akranları ile hiç top oynamadı. 10 yaşında Altıntepsi Kulübü’ne geldi, 1,5 sene burada oynadıktan sonra Galatasaray Kulübü’ne seçmelere gitti, kazandı.” diyor. Arda sokakta oyun oynayan son, evde atari ile oyun oynayan ilk jenerasyondan denebilir. Hülya Avşar’a konuk olduğu programda Arda sokak ile ilgili : “Sokakta top oynayan çocuk küfür etmeyi öğrenir. Ama anneye küfür etmemesi gerektiğini de öğrenir. Çok ince bir çizgidir sokak. Artık sokaklarda top oynayan çocuklar azaldı, hepsi bilgisayar başında…” demişti. Haklıydı. Şimdi dışarıda top oynayan, saklambaç, misket, şile oynayan kaç çocuk kaldı? Oyun alanı çevresindeki yaşlı teyzelerin ve amcaların oyunları başka alanda oynamaları için attığı azarları bilenlerden Arda. Bu yazıyı sitelerde büyüyen, evden çıkmayan, zengin çocuğu ve hep parayla kulüplerde oynayan birinin transferi olsa yazmazdık. Arda Turan’ın bu kadar sevilmesinin ve konuşulmasının sebebi; sokaklarda oynayarak büyümesi, büyüklerine saygı-küçüklerine sevgiyi ihmal etmemesi, vefalı olması, kısaca “bizden, içimizden biri” derler ya onun içindir.


Sokaklarda top peşinde koşturan o çocuk önce oynadığı amatör kulüpten Galatasaray’a gitti. Gençti ve Manisaspor’a kiralandı. Kiralık oynadığı dönemde futbolu bile bırakmayı düşünecek kadar olaylar yaşayan Arda’yı, babası ve yakın çevresi ikna etti. O genç adam tekrar Galatasaray’a döndüğünde artık herkesin dikkatini çeken biri olmuştu. Öyle olmasa Galatasaray gibi büyük bir takımda sonraki sezonlarda 10 numaralı formayı giyip kaptan olarak sahaya çıkamazdı. Belli bir süre sonra Arda Süper Lig’e fazla gelmeye başlamıştı. Türkiye’de dursa hem spor hem de magazin basını Arda’ya rahat vermeyecekti. İspanya’ya gitti. Hem de Barcelona ve Real Madrid ile beraber zirve yarışında olan Atletico Madrid’e transfer oldu. Kamuoyunun büyük çoğunluğu orada başarısız olacağını ve kısa bir süre sonra Türkiye’ye döneceğini düşünse de Arda her gün daha iyiye gitti. O kadar iyiye gitti ki takımda 10 numaralı forma ile de oynadı. Falcao ve Diego Costa’nın gidişinden sonra sorumluluğu iyice arttı. Arda hep üstüne koyarak ilerledi ve daha büyük takımların radarına girmeye başladı. Barcelona’dan önce Paris Saint Germain, Chelsea, Manchester United gibi takımlarla anıldı ama Arda öyle bir takıma transfer oldu ki bu takımların o kadar değeri yoktu. Arda Barcelona’ya transfer oldu. Hem de Barcelona 6 aylık transfer yasağı olmasına rağmen Arda’yı 6 ay da olsa bekletmeyi bile göze alarak transfer etti. Arda bu 6 ay Barcelona ile hiçbir maça çıkamasa da idmanlara çıktı. Milli takım açısından da Fatih Terim maç oynamayan Arda’ya şans verdi ve ‘Koca kafa’ Türkiye Milli Takımı’na da önderlik ederek büyük katkı sağladı

Büyük gün geldi çattı. Arda Turan 6 Ocak’ta Espanyol ile oynanacak olan Kral Kupası mücadelesinde Barcelona ile ilk resmi maçına çıkacak. Hem de sırtında  Luis Figo, Javier Saviola, Henrik Larsson, Gudjohnsen ve David Villa ve Pedro gibi isimlerin giydiği “7” numara olacak. Daha önce bir çok Türk ya da Türk kökenli oyuncu büyük takımlara gitti ama neden Arda çok konuşuluyor? Mesut Özil, Nuri Şahin, Hamit Altıntop, İlkay Gündoğan gibi isimler var ama onlar Almanya’da doğup yetişen isimler. Arda tamamen bu topraklardan, taşlarla kale direklerinin belirlendiği sokaktaki sahalardan, Bayrampaşa’nın amatör Altıntepsi Kulübü’nden, tamamen içimizden biri de ondan. O kadar başarı ve paraya rağmen hala öyle de ondan.  Arda’nın Barcelona’ya gitmesi sadece sevinç ve gurur veren bir olay değil. Arda’nın Barcelona’ya gitmesi demek; çok istekli çalışılırsa sokakta top oynayan çocukların, ülke futbolu altyapı olarak zayıf olsa da büyük kulüplere gidilebileceğinin, gece yatakta uykuyu beklerken kurulan hayallerden vazgeçilmemesinin bir göstergesi. Sokakta oynayan kaç çocuk kaldıysa hepsine umut ışığı… Barcelona 6 ay gibi bir süre oynatamayacağını bildiği halde bir oyuncuyu alıyorsa kısa vadeli planı yoktur. Barça’nın zaten kısa vadeli hiçbir şeyi yoktur. Arda Turan artık dünyanın iyi kulübünde. Spikerlerin “El Turco” diye sesleneceği nice maçlara ‘Koca Kafa’

Spor medyasının gülen yıldızı: Ceyla Büyükuzun

“İnsanlar başta “Böyle ekrana çıkılır mı? Nerede habercilik ciddiyeti?” diye beni yadırgadı. Ama yavaş yavaş insanlar buna alışmaya başladı.” diyor kıvırcık saçları ile ilgili Ceyla Büyükuzun. “Açıkçası sonrasında bu durum bana avantaj oldu. İnsanlar beni kıvırcık saçlarımla hatırlamaya ve tanımaya başladı.” diye de ekliyor. 

 Ekran önünde kıvırcık saçlarıyla fark yaratan, samimi ve doğal tavırları ile gün geçtikçe hayran sayısı artan Ceyla Büyükuzun ile yaptığım röportaj. SKY Türk, Bjk TV, TRT Spor maceralarından sonra A Spor ve A Haber  ekranlarında yer alıyor. Bu işin hem okulundan hem mutfağından gelen Büyükuzun’un çok doğal ve mütevazi olduğunu da söylemeden geçemeyerek teşekkürlerimi sunuyorum. 

 

Spikerliğe nasıl başladınız?

 

 
Sunuculuğa ilk önce SKY Türk TV’de başladım. Üniversite rektörlerinin geldiği bir programdı. Sonra spor programına geçmek istedim. Eski Beşiktaş TV Genel Müdürü rahmetli Tuğrul Yenidoğan sayesinde BJK TV’ye geçtim. Hiç spor geçmişim yoktu. Sadece futbolu seviyor ve ilgileniyordum. Yenidoğan’ın desteğiyle spor programına başladım. BJK TV’den TRT Spor’a geçtim. Oradan da A Haber’e transfer oldum. A Haber’deyken A Spor kuruldu ve şu an da kariyerime  A Spor kanalında devam ediyorum.
 

 Genelde sektörde ekran önünde olanın daha sıradan ve sade bir görünüş olmalı bir algı var. Sizin özellikle saçlarınız ve tarzınız itibariyle daha farklı bir durum sergiliyorsunuz. Bunu nasıl sağlıyorsunuz?

 

 
Dediğin şey çok doğru. Aslında haber sunarken çok sade olmak gerekiyor. Ama ben olamadım. Hiçbir zaman da olamayacağım. Doğuştan kıvırcık saçlarım. Dolayısıyla ekrana bu şekilde çıkmaya başladım. İnsanlar başta “Böyle ekrana çıkılır mı? Nerede habercilik ciddiyeti?” diye beni yadırgadı. Ama yavaş yavaş insanlar buna alışmaya başladı. Açıkçası sonrasında bu durum bana avantaj oldu. İnsanlar beni kıvırcık saçlarımla hatırlamaya ve tanımaya başladı. Aslında önceden bu durumu hep bana söylerlerdi. Ama bu işe başladığımdan beri hiç saç modelimi değiştirmedim. Sonuçta bu sektöre yeni başladım. İstikrarımı da hiç bozmadım. İnsanlar beni televizyonda öyle tanısın istedim. Çünkü aynı şekilde sokakta gördüklerinde de öyle tanıyacaklar. Bu arada hala televizyonda eleştiri oluyor. “Bu kıza elektrik mi çarpmış? Saçlara bak” diyenler oluyor. Ama çoğunluk alıştı. Yani farklı olmamı sadece kendim olmakla sağlıyorum diyebilirim.

 

Son zamanlarda kadın spor sunucusu olmak çok tercih edilen bir hale geldi. Ama gerçek futbol izleyicisi hangi kadın sunucunun işten anlayıp hangisinin sadece ekran önünde iş yapabildiğini anlıyor. Siz işinizin haricisinde futbola, spora ne kadar zaman ayırıyorsunuz?

 

 
Ben küçük yaşlarımda itibaren bale yapıyordum. Yaklaşık 15 sene kadar yaptım. Yani sporla ilişiğim küçük yaşlardan itibaren vardı. Bunun yanında küçüklüğümden beri babamla abim beni hep maçlara götürürdü. O zamanlardan beri içimde hep futbolla ilgili bir şey yapmak vardı. Ama spor diyemiyorum çünkü Türkiye’de futbol kadar konuşulan bir konu yok. Tabi basketbol son zamanlarda çok büyük bir ivme kaydetti. Ama her ne kadar olsa da bunun ağırlığı yine futbol. Ben de seviyordum ve takip ediyordum. Sonra bu işin biraz daha içinde olmak istedim. Bir şekilde çabalayarak ucundan tuttum. Gerçi ileride hayat ne gösterir bilmiyorum belki bambaşka bir iş yapacağım. Ama şuan için böyle çok mutluyum.
 

 
Televizyonda olmak başlı başına zor bir iş olmalı. Peki uzun saatler ekran önünde olunan spikerliği kadın olarak yapmanın zorlukları neler?
 
Aslında eskiden daha zormuş. Ama şimdi artık o kadar fazla kadın var ki… Eskiden erkekler bence orayı kendi alanları sayıp kadınların dahil olmasını kabul etmiyorlardı. Spor programları için “Şimdi erkek erkeğe muhabbet olacaktı ama arasına bir kadın koymuşlar” diye düşünen çok vardı. Ama şimdi bence o kadar yok. O yüzden bizim için bu konuda pek bir zorluğu olduğunu düşünmüyorum. O algı artık kırıldı. Ben o zor döneminde yoktum.
 
Türkiye’de futbol çok ön planda olsa da özellikle basketbol, voleybol ve diğer sporlarda da çok fazla başarı kazanmaya başladık. Siz bu işin içinde olan birisi olarak Türk sporunun geleceğini nasıl yorumlarsınız?
 
Futbol gerçekten hayatımızın çok içinde. Öncelikle ulusal kanalda olunca reyting kaygısı denilen bir şey var. Bu kaygıdan dolayı sen izleyicinin istediğini vermek zorundasın. İzleyici de senden futbolu duymak istiyor. Dolayısıyla biz ağırlıklı olarak futbol konuşuyoruz. Ama artık voleybol da özellikle basketbolda takımlarımız çok güzel işler yapıyorlar. Bir spor kanalı olarak bu durum bizi çok mutlu ediyor. Sadece futbola takılıp kalmak çok da istediğimiz bir şey değil. Ama işte bu durum biraz da beklentiyi karşılamak için oluyor. 
 
Televizyon haberciliğiyle gazete haberciliğinin farkı ne? Sadece sunuculuk için değil ama televizyonda çalışmak isteyen birinin önce gazetede çalışmasını önerir misiniz?
Bence şart değil. Gazetenin mutfağı olduğu kadar televizyonun da var. Sadece ekran önünde değil, ekranın arkasındaki insanlar da birçok bilgiye sahip. Ekran arkasında da prodüktörler, editörler, şefler var. Dolayısıyla ekrana çıkmadan da televizyonun mutfağında neler döndüğünü görebilirsiniz. Ki zaten asıl iş orada dönüyor. Öyle bir durum ki mesela reji seni rezil de eder vezir de. Bu yüzden rejiyle olan iletişimin çok önemli. Aslında orada bu işe başlamak daha kıymetli çünkü neler olduğunu öğreniyorsun.
 

 

Türk spor izleyici kitlesinin bu programlar sayesinde gün geçtikçe değiştiğini ve daha çok şey bildiğini düşünüyorum. Siz bu programcılardan biri olarak Türk spor izleyicisini nasıl değerlendirirsiniz?
 
Bana göre Türk spor izleyicisi sadece futbola odaklı. Söylediğimiz gibi basketbolda sadece son dönemde artmaya başladı. Bizim elimize gelen raporlarda neyin, nerede reyting yaptığını görüyoruz. Birbirimizi kandırmaya gerek yok Türk spor izleyicisi için futbol var.
 
Son olarak  geleceğe dair kariyer planınızdan bahseder misiniz?
Şuan için hayat ne gösterir, iş nereye gider hiç bilmiyorum. Şuanda olduğum yerden mutluyum. Hayatta hiçbir şey için büyük konuşmayı sevmiyorum. İleride belki bambaşka bir şey yapabilirim. Dolayısıyla net bir şekilde kariyer hedeflerimden bahsedemiyorum. 
 

 

Bir çocuk düşünün… (Arda Turan’ın Barcelona’ya transferi hakkında)

Bir çocuk düşünün; İstanbul sokaklarında çatlak duvarlara topu çarptırarak vakit geçiren, ayağından topu ayırmayan ve akşam ezanı okunana kadar onunla ve arkadaşlarıyla birlikte olan. Her çocuk gibi onun da hayalleri vardı. Çok az insan büyüdüğünde hayallerini gerçekleştirir. Ama bir çocuk var ki büyük futbolcu olma hayalini gerçekleştirdi. Hem de dünyanın en iyi kulübüne transfer olarak kendi gibi hayal kuran çocukların yollarına ışık tuttu. İstenirse neler yapılabileceğini gösterdi. Evet o çocuk 6 Ocak’ta Barcelona ile ilk resmi maçına çıkacak olan Arda Turan.


Arda’nın aklında çocukluktan bu yana futbolculuk yatıyordu. Hatta babası Adnan Turan “Arda’nın emeklemeye başlamasıyla topun peşinden koşması bir oldu. 5-6 yaşında sokağa çıkıyordu. Şimdi lisenin olduğu yer boş araziydi. 15-16 hatta 20 yaşındaki insanlarla top oynuyordu. Kendinden küçüklerle ya da akranları ile hiç top oynamadı. 10 yaşında Altıntepsi Kulübü’ne geldi, 1,5 sene burada oynadıktan sonra Galatasaray Kulübü’ne seçmelere gitti, kazandı.” diyor. Arda sokakta oyun oynayan son, evde atari ile oyun oynayan ilk jenerasyondan denebilir. Hülya Avşar’a konuk olduğu programda Arda sokak ile ilgili : “Sokakta top oynayan çocuk küfür etmeyi öğrenir. Ama anneye küfür etmemesi gerektiğini de öğrenir. Çok ince bir çizgidir sokak. Artık sokaklarda top oynayan çocuklar azaldı, hepsi bilgisayar başında…” demişti. Haklıydı. Şimdi dışarıda top oynayan, saklambaç, misket, şile oynayan kaç çocuk kaldı? Oyun alanı çevresindeki yaşlı teyzelerin ve amcaların oyunları başka alanda oynamaları için attığı azarları bilenlerden Arda. Bu yazıyı sitelerde büyüyen, evden çıkmayan, zengin çocuğu ve hep parayla kulüplerde oynayan birinin transferi olsa yazmazdık. Arda Turan’ın bu kadar sevilmesinin ve konuşulmasının sebebi; sokaklarda oynayarak büyümesi, büyüklerine saygı-küçüklerine sevgiyi ihmal etmemesi, vefalı olması, kısaca “bizden, içimizden biri” derler ya onun içindir.


Sokaklarda top peşinde koşturan o çocuk önce oynadığı amatör kulüpten Galatasaray’a gitti. Gençti ve Manisaspor’a kiralandı. Kiralık oynadığı dönemde futbolu bile bırakmayı düşünecek kadar olaylar yaşayan Arda’yı, babası ve yakın çevresi ikna etti. O genç adam tekrar Galatasaray’a döndüğünde artık herkesin dikkatini çeken biri olmuştu. Öyle olmasa Galatasaray gibi büyük bir takımda sonraki sezonlarda 10 numaralı formayı giyip kaptan olarak sahaya çıkamazdı. Belli bir süre sonra Arda Süper Lig’e fazla gelmeye başlamıştı. Türkiye’de dursa hem spor hem de magazin basını Arda’ya rahat vermeyecekti. İspanya’ya gitti. Hem de Barcelona ve Real Madrid ile beraber zirve yarışında olan Atletico Madrid’e transfer oldu. Kamuoyunun büyük çoğunluğu orada başarısız olacağını ve kısa bir süre sonra Türkiye’ye döneceğini düşünse de Arda her gün daha iyiye gitti. O kadar iyiye gitti ki takımda 10 numaralı forma ile de oynadı. Falcao ve Diego Costa’nın gidişinden sonra sorumluluğu iyice arttı. Arda hep üstüne koyarak ilerledi ve daha büyük takımların radarına girmeye başladı. Barcelona’dan önce Paris Saint Germain, Chelsea, Manchester United gibi takımlarla anıldı ama Arda öyle bir takıma transfer oldu ki bu takımların o kadar değeri yoktu. Arda Barcelona’ya transfer oldu. Hem de Barcelona 6 aylık transfer yasağı olmasına rağmen Arda’yı 6 ay da olsa bekletmeyi bile göze alarak transfer etti. Arda bu 6 ay Barcelona ile hiçbir maça çıkamasa da idmanlara çıktı. Milli takım açısından da Fatih Terim maç oynamayan Arda’ya şans verdi ve ‘Koca kafa’ Türkiye Milli Takımı’na da önderlik ederek büyük katkı sağladı.


Büyük gün geldi çattı. Arda Turan 6 Ocak’ta Espanyol ile oynanacak olan Kral Kupası mücadelesinde Barcelona ile ilk resmi maçına çıkacak. Hem de sırtında  Luis Figo, Javier Saviola, Henrik Larsson, Gudjohnsen ve David Villa ve Pedro gibi isimlerin giydiği “7” numara olacak. Daha önce bir çok Türk ya da Türk kökenli oyuncu büyük takımlara gitti ama neden Arda çok konuşuluyor? Mesut Özil, Nuri Şahin, Hamit Altıntop, İlkay Gündoğan gibi isimler var ama onlar Almanya’da doğup yetişen isimler. Arda tamamen bu topraklardan, taşlarla kale direklerinin belirlendiği sokaktaki sahalardan, Bayrampaşa’nın amatör Altıntepsi Kulübü’nden, tamamen içimizden biri de ondan. O kadar başarı ve paraya rağmen hala öyle de ondan.  Arda’nın Barcelona’ya gitmesi sadece sevinç ve gurur veren bir olay değil. Arda’nın Barcelona’ya gitmesi demek; çok istekli çalışılırsa sokakta top oynayan çocukların, ülke futbolu altyapı olarak zayıf olsa da büyük kulüplere gidilebileceğinin, gece yatakta uykuyu beklerken kurulan hayallerden vazgeçilmemesinin bir göstergesi. Sokakta oynayan kaç çocuk kaldıysa hepsine umut ışığı… Barcelona 6 ay gibi bir süre oynatamayacağını bildiği halde bir oyuncuyu alıyorsa kısa vadeli planı yoktur. Barça’nın zaten kısa vadeli hiçbir şeyi yoktur. Arda Turan artık dünyanın iyi kulübünde. Spikerlerin “El Turco” diye sesleneceği nice maçlara ‘Koca Kafa’.

Cemil Şahin Röportaj


İşler Güçler dizisinde Cavit, Kardeş Payı dizisinde Kartal rolleri ile seyircileri güldüren Cemil Şahin bu karakterlerde çok fazla doğaçlama yapmadığını ve %98 metne bağlı kaldığını söyledi. Buna rağmen böyle güzel işler çıkmasının arkasındaki en önemli kişinin Selçuk Aydemir olduğunun altını kalın bir kalemle çizdi. İşte Cemil Şahin’den son yılların başarılı ve komik ekibine dair görüşleri…

Selçuk Aydemir ve ekibi ile nasıl tanıştınız?

İlk Yazı Tura’yı açtığım dönemlerde Selçuk Hoca (Selçuk Aydemir) ile Ahmet Abi (Ahmet Kural) İşler Güçler’in görüşmesini yapıyorlarmış. Ben de sonrada öğrendim. İşler Güçler başlamamış ama başlaması çok yakın. Görüşmeler bitiyor. Selçuk Hoca nargileyi çok sever. Bizim barın yanında bir nargileci vardı. Orada vakit geçiriyorlardı. Ben de o dönem Çalgı Çengi’yi inanılmaz derecede takip ediyorum. Yeni izledim ama sonrasında 17-18 defa daha izledim. Bende inanılmaz bir etki bıraktı. Çalgı Çengi’yi severek, sıkılmadan izlemem, izleme sayımı da arttırdı. Şöyle olaylar yaşıyorduk arkadaşlarımla: “Çalgı Çengi’yi izlemeyen var mı?” diyordum. İzlemeyen bir kişi bile çıksa: “İzlemedin mi? Nasıl izlemedin? Hadi izleyelim.” diyordum. O aralar da da Ahmet Kural ve Murat Cemcir’in Behzat Ç’ye konuk oldukları bölüm vardı. Onu izliyordum bilgisayarımdan. Arkadaşım geldi “Dışarıda bir grup var. Nargile ve bira istiyorlarmış.” Yan dükkandaki nargileci arkadaşım da bana “Ben nargileyi veririm sende alkolü verirsin, beraber halledelim mi?” dedi. “Tamam.” dedim. Bakmak için dışarıya çıktım. Ahmet Kural, Selçuk Aydemir, Murat Cemcir ekiple beraber dışarda. Selçuk Aydemir’e o dönemde giderek artan hayranlığım var. Çalgı Çengi’den sonra araştırmaya başladım. Üsküdar’a Giderken’i biliyordum. Ramazan Güzeldir’i sonradan internetten izledim. Çalgı Çengi’yi izledikten sonra “Bu adam hayran olunması gereken bir adam.” noktasına geldim. İnternette yayınlanıp ta izlemediğim hiçbir işi kalmamıştır. Eminim. Tam da o dönemde dükkanın önünde gördüm. Orda tanıştık, konuştuk. O konuşmadan büyük bir sıcaklık hissetmişler. Ben de öyle hissetmiştim. 


İşler Güçler’e dahil olma süreci nasıl gelişti?


Sonra İşler Güçler başladı. Bölümlerinin bazılarını burada beraber izliyorlardı. Ben düzeneği ayarlıyordum. 3-5 kişi de olsa gelip izliyorlardı. Bu süreç böyle devam ederken bir gün Selçuk Hoca’ya rica ettim: “1 bölüm oynayayım, anı olsun bende. Çok istiyorum böyle bir şeyi.” dedim. “Bekle biraz, bakarız” tarzında bir şeyler söyledi. İçim kıpır kıpır. Selçuk Hoca’nın çok güzel bir şekilde insan kazanma özelliği var. Mesela Cavit’i kafasında belirlemiş, tipinin nasıl olacağını çizmiş bile haberimiz yok. Bana o rol telefon edildiğinde “Selçuk Hoca sizden şu sahnede şöyle bir şey oynamanızı istiyor.” dendiğinde ben motorsiklet kullanıyordum. Motoru ayağa aldım, “Aaahh” diye bağırdım yolda. Sonra tekrar yoluma devam ettim. Mail adresini yolladım. Mail geldi. Okudum. Ben bir bölüm oynayacağım sanıyordum. Sete gittiğimde öğrendim durumun ne olduğunu. Ahmet Abi beni sette gördü, sarıldık. Selçuk Hoca’ya “ Selçuk, Cemil’in ne işi var burda?” dediğinde Selçuk Aydemir “Artık bizimle çalışacak.” dedi. Set ortamında sesli bağıramadığım için içime doğru bağırdım bu sefer. Çünkü sen bir bölüm, bir sahne olarak gidiyorsun. İşler Güçler macerası böyle başlamış oldu.


Oyuncu olmak ve Selçuk Aydemir ile çalışmak nasıl bir duygu?

Zaten oyuncu olmak için İstanbul’a gelmişim. Ben işletmecilik yapmak için değil oyuncu olmak için geldim. Neyi ne zaman yapacağını bilmiyorsun. Saçma sapan bir sürü işe talip oluyorsun, sana gelen bir iş yok. Seçici olmaktan ziyade sadece oyunculuk yapmak isteyeceği dönemler oluyor insanda. O dönemleri ben iyi ki çok kısa sürede atlattım.  Önemli olan sadece iş değil işin çok kalitesi olmasıymış. Onu erken öğrendim en azından. Yazı Tura’yı açarak İstanbul’da kalabilme sorununu çözmüşüm. O sorun da olmadıkça kaliteli iş dışında heba olmak istemedim. Selçuk Hoca’ya söyledim bir bölümlük konusunu. Kafasında bir şeyler var ama Selçuk Hoca kesinleşmeden bir şey söylemez. Onun disiplinine hayranım. Selçuk Hoca ile tanışana kadar disiplinin çok önemli bir faktör olduğuna inanan biri değildim. Tanıştıktan sonra ummadığın anda sana dünyaları verebiliyor  ve senden tek bir şey istiyor: “İyi bir insan ol, projeye inan ve benim değer verip çalıştığım kadar sen de çalış. Onun çalıştığı kadar çalışabilen çok kişi olmuyor zaten. O her alanıyla ilgileniyor. Yazmak, yönetmek, mekanlar, bütçeler ve gerçek anlamda her şey ile uğraşıyor. Sahneyi yazarken nasıl çekeceğini bilerek yazıyor. Oyuncunun okuduğunda, o sahneyi nasıl oynayacağını , karşısına nasıl geleceğini biliyor. Disiplinle geleceğinden emin. Gelmediği zaman inanılmaz derecede sinirli olabiliyor. Eğer onun her şeyi hazır ettiği ortamda biz hazır değilsek  çok sinirleneceğini düşünüyorum. Hiç görmedim ama öyle olacağını düşünüyorum. Bazen heyecanlandığımızda çok tekrar çekebiliyoruz, espriyi bazen anlamayabiliyoruz yardımcı oluyor, çünkü çalıştığımızı görüyor. Çalıştığımızı görmediği bir noktada karşılaşsam parçalar yani! (Gülerek)

Sonrası nasıl gelişti?

Ben hocanın dibinden ayrılmıyorum. Bizim kafeye geldiği dönemde hizmette hiç kusur etmemeye çalışıyordum. Şöyle örnek vereyim: İyi bir çıraksın, ustanı bulmuşsun. Öyle bir mutluluk. Sürekli etrafında yer almaya çalışıyorum. Onun yanında olmak için kendime işler uyduruyorum; nargilesinin közünü ben değiştireyim, çayı bitmişse ben doldurayım gibi. Çünkü sürekli yanında olmak istiyorsun. İlk gün ki gibi aynı şekilde devam ediyor. İş ortağım oldu, öz abim gibi kıymetli, her projede küçük büyük demeden bana güzel kapılar açıyor. Kafasında bir sürü planı var. Setin dışında büyük bir abi-kardeşliğimiz var ona çok inanıyorum mesela. Hala değişmeyen duygu “aradığım ustamı bulmuş” olmanın verdiği mutluluk. Çok güzel bir yapısı var Selçuk Aydemir’in. Onunla çalıştığım için çok mutluyum.

İşler Güçler bir başkaydı değil mi?

Her yaptığımız iş çok farklı. Ben asla Kardeş Payı’nı küçümsemem, İşler Güçler’i olduğundan fazla büyütmem ama her birinin tadı çok farklıydı. İşler Güçler inanılmaz bir işti. Çoğu insanın belki de görmediği, her gün televizyonu açtığında karşılaştığı karakterlerin yayın bittikten sonraki hayatlarını anlatan bir şeydi. O yayınla bizi buluşturmak isteyip te buluşturamayan, kanalla bir türlü anlaşamayan, oyuncularla anlaşamayan ve bunun bir çok olayın yaşandığı bir dünyaydı. O dünyanın içinde gerçek bir aşk vardı: Ahmet-Feride aşkı. Rüstem Abi gibi inanılmaz bir yalnızlık vardı. Murat Cemcir’in dizde otelde kalması, hala İstanbul’da garanti bir biçimde kalamadığının, rahatlayamadığının göstergesiydi bana göre. Dizide Ahmet Kural ve Murat Cemcir’in çok büyük bir kardeşliği vardı ama aynı evde kalmıyorlardı. Çünkü hepsinin bireysel olarak yapmak istediği şeyler vardı. Bireyselliklerinden de taviz vermiyorlardı. İşler Güçler bende çok özel bir proje olarak kaldı. Öyle de kalmaya devam edecek.

Cavit karakteri önceden kafasında belli miydi?

Ben ilk sete gidene kadar karakterin nasıl olduğunu bilmiyordum. Saçımın nasıl olacağını, bıyığımın nasıl kıvrılacağını, dişime altın diş yapılacağını falan ben o anda sette öğrendim. Benim şansıma şu oldu: Tam set başlayacak, sette bir karışıklık oldu. Sette ki jeneratör sorumlusu ile ışık şefi anlaşamadı, ağız dalaşına girdiler ve neticesinde set iptal oldu. Benim sahnem bir hafta sonra çekilecekti. O zaman zarfında çalışma fırsatı bulabildim. Çünkü tipin nasıl olacağını bildim. Aynanın karşısına geçip provalar yaptım. Hatırlıyorum. Makyajım falan yapıldı, sahneye gireceğim. Bambaşka birine dönüştüm. Kendime “Bu tipe karşılık diyebileceğin bir şey var mı Cemil?” dedim. Halimi gördüm. Hoca kafasında çok güzel bir şey çizmiş ve benim buna özen göstermem gerekiyor. Cavit karakteri en çok heyecandan yapamadığım karakterdir. Mesela şimdi Cavit’i oynamayı çok isterim. Cavit’i birkaç bölüm aradım. Nasıl yapılacak? Nasıl olacak? diye. Onların hepsini Selçuk Hoca sana o kadar güzel gösteriyor ki, belki de benim arayarak 10-15 bölümde bulacağım karakteri bana ilk seferinde veriyor. Ağzımızdan çıkan bir hırıltıyı bile karakter davranışı olarak sana sunabiliyor. 


Oynadığınız karakterler dikkat çekici oldu ve fenomen haline geldi. Doğaçlama mı fazla idi yoksa metne bağlılık mı?


Çok doğaç yapılır gibi düşünülüyor. Benim karakterlerimde ben %98 metne daha çok bağlıyım. İşler Güçler Cavit’te de Kardeş Payı Kartal’da da %98 metine bağlılığım vardı. Ortaya çok doğal bir şey çıkıyor. Kimin o rolü nasıl oynayacağını bilerek  yazıyor. Cemil Kartal Ayhan Sezai Şinasi Hilmi. Kendi adıma bunu yapan da oyuncu değil bence. Başarılı ve meşhur ve bir çok kişinin birlikte çalışma hayali olan bir yönetmen ele alalım. Mesela Tarantino. Şimdi Tarantino ile çalışma isteğini dört ile çarp, Selçuk Aydemir yap onu. Çünkü kendi dilinde, yaşadığın ülkede her bölgeye hakim ve görüşlere açık bir yönetmen. Mesela ben küçük bir yerde Kahramanmaraş’ta büyüdüm. Yaşadığın yerlerden “ Hocam duyguları alıp kullanabilir miyim?” dediğinde “Tabi ki kullanabilirsin ama şöyle kullanırsan daha güzel olabilir.” diyen, hayran olduğum bir yönetmen var. O yüzden Tarantino’yu dört ile çarptığında Selçuk Aydemir diyorum. Benim büyüdüğüm mahallede büyümemesine rağmen o mahallede yer alan tipleri bana dizi de gösteren bir adam. Seni çok iyi anlıyor. Bölge mizahını, ülke mizahını biliyor. Böyle biri ile çalışmak bana inanılmaz keyif veriyor. Bunları yaşadıktan sonra da inan ondan başka kimse ile çalışmak istemiyorsun. Ondan başkası ile çalışmak istemiyorum.


Selçuk Aydemir ile ilgili neler söylebilirsin?

Kardeş Payı başlamadan bir ay önce bana ilk bölümü okuttu. Bana “Kardeş Payı’ndaki Kartal, İşler Güçler’deki  Boomcu Onur gibi olacak. Şu bölümden sonra şu hale gelecek ve daha kendine has bir karakter olacak.” demişti. Aynı şekilde “Hilmi karakteri belli bir süre sonra şu hale gelecek, Sezai karakteri ilk zamanlarda ön plana çıkmasa da sonra çok orijinal bir karakter olduğu ortaya çıkacak.” da demişti. Yirmi ikinci bölüm de, birinci sezonun finalinde bir baktım; ne dediyse tamamı çıkmıştı. Bu kadar büyük bir bilgi, bu kadar büyük bir çalışma… Arkadaşlarım adına da konuşacak olursam; biz şuna çok önem veriyoruz; hocanın kafasındakini görmeye çalışmak ve “Hocam burada şunu mu demek istiyorsunuz?” diye sorabilme özgürlüğüne sahibiz. Bu da iki taraf içinde çok mutlu bir durum. Bize durumu sıkılmadan anlatıyor. “Sen şimdilik şöyle ezberle, sete geldiğinde konuşuruz.” diyerek içine su serpiyor.  Sen kafanda birkaç mizansen oluşturup ezberini yapıyorsun, sete gidiyorsun. Sana bir kağıt veriyor, neleri nasıl yapacağını anlatıyor. Bir hafta boyunca ezberlediklerin boşa gidiyor. Çünkü yanlış bir mizansen de kurmuşsun, o öyle bir şekilde anlatıyor ki; bir haftada hazırlandığın sahneyi sana orda verdiğinde on dakikada “Hazırım.” diyorsun. Bizim de çabamız var tabi ama bunu mütevazilik olarak görmemek lazım. Yönetmenin karakter çıkarma üzerinde çok büyük bir etkisi vardır. Karakterin ivmeli şekilde yükselmesinde de aslan payı yönetmenindir.
Çukurova Üniversitesi İşletme mezunu.

Aslen Trabzonlusunuz. Trabzonspor maçlarına gidiyor musunuz?

Elimden geldiğince gitmeye çalışıyorum. Passolig’imiz Trabzonsporlu olduğu için dört büyükler maçlarına giremiyoruz. Bazen legal olarak başka bir şekilde giriyoruz. Trabzon’a gittiğim zaman da Avni Aker Stadı’nda bir maça denk geldiğimde çocuklar gibi seviniyorum.

Selçuk Aydemir dışında başka biri ile çalışmak ister misiniz?

Kalemi güzel bir çok kişi var. Cem Yılmaz, Ata Demirer, Şahan Gökbakar, Onur Ünlü gibi isimlerin işlerini severek izliyorum. Hem izlerken hem de çalışırken keyif aldığım tek isim var: Selçuk Aydemir.

Selçuk Aydemir ile birlikte olmanın güzel yanları nelerdir?

İnsanların üç ay sonra kahkaha atacağı işleri üç ay öncesinden biliyorsun. İçimizden sevinç yaşıyoruz. Kafamızın içinden “Bildiğim şeyi bilseniz çok güleceksiniz ama bunu için üç ay bekleyeceksiniz.”diyorsunuz. (Gülerek) Hayran olduğun birinin daha tamamen ekip bile kurulmadan yazdıklarını sana okutması büyük bir gurur. Gururun haricinde yıllar sonra bile “Ordaydım.” diyebiliyorsun. Allah herkese sevdiği çevre ile çalışmayı nasip etsin.

Sosyal medya ile aranız nasıl?

Facebook ve Twitter’i sadece okuyucu olarak kullanıyorum ama İnstagram’ı etkin bir biçimde kullanıyorum. Gelen mesajların hemen hemen hepsine cevap vermeye çalışıyorum. Bazen  “Abi bir soru sorabilir miyim?” diye mesaj geldiğinde “Sor.” Yazamıyorum. Ben zaten mesajı görüyorum. İlk mesajını yazarken sorunu yazabilir. Ben “Sor.” deyince izin veriyormuşum gibi hissediyorum.  O kadar da sınırlandırılmış bir ülkede yaşadığımızı düşünmüyorum. O mesajlara pek cevap vermiyorum. Onun dışında gerçekten bir sorunu olan birilerine yardımcı olabileceğim bir şey varsa yardımcı olmak istiyorum. İnsanlar çok mutsuz. Mesajlardan bile anlıyorum. Üretmeye yönelik çok az mesaj geliyor. Senin ki gibi. Senin ki gibi mesajlar geldiğinde ben çok mutlu oluyorum. Elimden geldiği kadar da yardımcı olmak istiyorum ama bazıları o kadar çok mutsuz ki o mutsuzluğu da bilirim. O mutsuzluğu da yaşamış biriyim. Çoğu insanın hayatında öyle zamanlar olur. Öyle mutsuzluğu anlaşılan mesajlar geldiğinde kendi mutsuzluk zamanlarım aklıma geliyor. Onlara yardımcı olmak istiyorum ama elimden bir şey gelmiyor. Çünkü bu bir hayal. Oyunculuk yapmak isteyen kişilerin bizden bir şeyler beklemesi bir hayal gibi. Ben öyle bir fırsatı verebilecek statüde değilim.

Hayranlarınız gibi siz de dizilerden sahneleri izliyor musunuz?

Biz de en az dizilerimizi en çok seven izleyiciler kadar izliyoruz. Haftada en az üç-dört gün bir araya gelip İşler Güçler ve Kardeş Payı sahnelerini izliyoruz, gülüyoruz, eğleniyoruz. Ve Ahmet Abi’de bile görüyorum bu durumu.

Son olarak neler söylemek istersiniz?

Ekibin kadar güçlüsün.  


Böyle de olmaz ki!.. (Küme düşen Karabükspor ile ilgili 22 Mart’ta yayınlanan köşe yazım)



Bir takım var. Sene başında UEFA Avrupa Ligi’nde iki tur maçına çıkıyor ve gruplara kalmayı penaltılarla kaçırıyor. Aynı takım neredeyse sene başından bu yana bir türlü Süper Lig’de alt sıralardan kurtulamıyor. Ha bu arada yanlış anlaşılmasın. Maddi sıkıntı yaşayan bir kulüp değil. Hatta borçsuz ve zengin olan nadir kulüplerimizden. Batı Karadeniz’in tek temsilcisi ve işçinin alın terini Süper Lig’de sahada temsil eden bir takım Kardemir Karabükspor. Daha önce 15 Mayıs 1994’te ligin son maçı olan Zeytinburnuspor maçında son saniye ile ligden düşen Karabükspor, bu sene bağıra bağıra düşüyor. Hem de tarihindeki en büyük başarı ile başladığı sezonu. Bu sene kimse beklemediği halde, ülke puanına bile 5 puan katkı yaptığı sene. Herkesin artık, “Karabükspor üst sıralara oynar.” dediği sene.

Normal sevinç ve normal üzüntü değil, kocaman sevinç ve dev üzüntü yaşanıyor aynı sezonda. Zaten gerek maç saatleri, gerek hakem hataları sinyal veriyordu. “Düşmelisiniz bu sene.” der gibi davranıyorlardı ama Karabükspor bunlara direnmedi. Doğru dürüst Pazar günü akşam 19.00 maçı bile oynanmadı. Taraftarın az olacağı saatlere maç koyuldu hep. Özellikle Konyaspor ve Balıkesirspor maçlarında ibretlik hakem hataları oldu. Ben hata diyemeyeceğim maalesef. Çünkü o maça kadar 7 maç yöneten hakemin 4 maçı Karabükspor maçlarıydı. Kimse tesadüf demesin. Bütün suç onların dersek taş oluruz. Karabükspor hiç karşı koymadı. Taraftarı Mavi Ateş şartlar ne olursa olsun sonuna kadar destekledi. Hiç sırt çevirip protesto etmedi. Yönetim otobüs vermediğinde, ki 1-2 maç hariç vermedi zaten, kendi ceplerinden para verip gittiler. Çoğu öğrenci olan taraftarlar daha ne kadar cefakar ve vefakar olabilirdi ki? Zaten hangi lig olursa olsun yine onlar destekleyecek. Yine onlar hep takımın yanında olacak. Yönetim ve futbolcular taraftarın ateşinden bir kıvılcım alsa şuan çok farklı şeyleri konuşuyor olurduk.

Süper Lig’deki diğer takımlar ara transfer döneminde nokta transferler yapıp takımı toparlarken, Karabükspor yönetimi PTT 1.Lig’de ancak yedek oynayabilecek iki oyuncu aldı. Aldı ama 2-3 maç dışında zaten ilk 18’de de yoktu. Kurtarıcı oyunculara bak! Tolunay Kafkas’ta sorun diyorlardı. Tolunay Hoca’nın gitmesi bir şeyi değiştirmezdi ki. Vücudu beyin yönlendiriyor. Kol,bacak değiştir ama beyin değişmedikçe ne fayda. Bu beyninde takım umrunda olmadığı için hiçbir şeyi önemsemedi. Tolunay Kafkas istifa ettiğinde, “Kalırsakta bizimle,düşersek te.” dediniz. Niye ayrıldınız? Madem ayrılacaktınız Kayseri Erciyesspor maçından sonra istifasını kabul etseydiniz, en azından devre arasına yeni bir hoca gelir belki ona göre oyuncular alınır, takıma monte edilirdi. Yılmaz Vural’ı zaten anlatmaya gerek yok. Futbola azıcık ilgisi olanlar bilir. Göreve geldiği ilk maç olan Trabzonspor maçında öyle kaliteli futbol, öyle hırslı bir oyun vardı ki bu sezon hiç oynanmadığı gibiydi. Devamı gelir sandık ama maalesef dörtte biri kadar bile oynanmadı. Efsane başkan Metin Türker’in; “Çelik-İş Sendikası’na, Kardemir’e ve Karabükspor’a sahip çıkın.” diyerek vasiyetinde miras bıraktığı Karabükspor’a bu yakıştı mı?

Bu küçük mütevazi şehir bunları hak etti mi? Tabiki hayır. Her ne kadar taraftar grupları hariç takıma çok sahip çıkılmasa da Passolig uygulamasına rağmen tribün doluluğu ve coşku gayet iyiydi. Kombine satışları da güzeldi. Bu şehir, tarihinde gördüğü en büyük başarıyı yaşarken aynı sezon düşme üzüntüsü de yaşayacak. Lig daha matematiksel olarak devam ediyor olsa da Karabükspor’a mucize lazım. Hatta mucize bile yetersiz kalır. Zaten bir taraftar kazanmaktan ziyade ruhuyla mücadele edilsin ister. Bu yüzden Trabzonspor maçından sonra en ufak kırgınlık ve üzüntü yoktu. Ruhla oynansın, son düdük çalana kadar elden gelen yapılsın; maç sonucu 3-0, 5-0 fark etmez taraftar için.


Öyle tarifsiz bir duygu ki düşmek, altı harfli bir kelime ama duygusu cilt cilt yazılsa anlatılmaz. Oysa bu lige tarihi rekorlarla çıkmıştı. Bu ligde bir renk olmuştu. Çoğu insanın Karabük’e ve Karabükspor’a sempatisi vardı. Artık mucize üstü bir şey olmadıkça kırmızı mavililerin Süper Lig macerası bu sene son buldu gibi. Artık kaç sene sonra geri dönmek nasip olur bilinmez ama Süper Lig’e kendini fazla özlettirme Karabükspor. Karabüklüler için değil Türkiye’ye bu küçük şehrin neler yapabildiklerini gözlerine sokmak için!..  

Dizilen Diziler (Türk komedi dizilerinin analzi ve eleştirisi)


Diziler…Şüphesiz hayatımızın bir bölgesinde yer tutan,belki de hayatımızın ortasında duran şeyler… Hayatımızda yer alan bu yapımların niteliği, vermek istediği mesaj, verdiği duygu,topluma etkisi,kaynak aldığı eserle uyumluluğu,tarihi gerçekliğe uygunluğu,izleyecek kitlelerin geneline hitap etmesi… Bunlar çok önemli. Çünkü; şimdi bel altı espriler, RTÜK’ten ceza alacak derecede müstehcen sahneler, yasak aşklar, toplum ve bireyin ruh sağlığını etkileyecek senaryolar aldı başını gidiyor. Eski dizilerde bunlar nadirdi. Böyle insanlar, olaylarda nadirdi. Ben öyle tek kanallı, siyah-beyaz görüntülü günleri, Dallas’ı,A Takımı’nı,Beyaz Gölge’yi izlemedim. Seksenlerden bahsetmeyeceğim. O kadar eskiye gitmeyeceğim. Çünkü 2000 yılına geri dönsek yeterli. Hatırlar mısınız dört kız,üç erkek öğrenciler aynı evdeydi,cana yakın ev sahipleri vardı? 7 Numara… Sloganı “Sevgiyi ekrana taşıyan dizi” idi. Gerçekten öyleydi. Nasreddin Hoca Mizah Ödülü, Medyanın En İyileri 2001 (En İyi Yerli Dizi),Radyo TV Gazeteciler Derneği 24. Radyo Tv Oskar Ödülü,Ankara Üniversitesi Hukukçular Cemiyeti Derneği (En İyi Yerli Dizi),Büyük Kolej Yılın İletişimcileri Ödülü almıştı zaten ama benim kriterim kazanılan ödüller değil. 7 Numara’yı her sene izlerim… O dizi de 3 tane Kastamonu’dan gelen erkek öğrenci vardı: Saf,şehir görmemiş,duru,hiç olumsuz duygu bilmeyen,efendi…4 tane kız vardı Anadolu’nun farklı şehirlerinden gelen ve yurt hayatından bıkıp ev arayan. Birbirlerini iyi tanıyan zaaflarıyla dalga geçseler de zor zamanlarında seferberlik ilan eden. Bir de bir türlü çocukları olmayan sevgi ve gerçek aşkla yaşayan, iyi niyetli ev sahipleri. Ben 92 bölüm olan 7 Numara’yı her sene izlerim. Aynı evde kalmasına rağmen erkek ve kızların hiç birbirlerine yan gözle baktıklarını görmedim. Müstehcen sahne, komedi dizisi olmasına rağmen bel altı espri, küfür görmedim. Armağan ile Haydar’ın tamamen saf duygularıyla yaşadığı aşkı, öğrenci dostluğunu,ev sahiplerinin kiracılarına kol kanat gerdiğini gördüm. Duyguları, yaşanan durumları, verilen mesajları gerçek hayatımdan kesitmiş gibi hissettim. Çünkü dizidekiler ben gibi öğrenciyi canlandırıyordu. Dizinin merkezinde aile holdingi yoktu bakkal vardı. Mantıcı vardı. Kanka diye bişey yoktu zaten ama Kavak Yelleri olayları yoktu. İki kız kardeş biri hamile biri evli aynı adamla. Bu durum yok. Havuzlu,uşaklı,şöforlü villa yok. Naif,ahşap, sevgi dolu ev vardı.

Leyla ile mecnunda aynı şekilde. Dizi görünürde mahalle dizisi ama bir bölüm uzayda başka bölümde Cengiz Han’ın yemeğini yiyiyorlar. Sezar’ın düğününü basıyorlar. Senarist katıldığı programlarda`Benım mahallem büyük .`diyor. Dizinin ana karakteri olan Erdal Bakkal’ı canlandıran Cengiz Bozkurt ta ‘Bizi mahalle dizisi çekeceğiz diye kandırdılar.’diyor.(Gülüyor) Bu kadar yerel görünen mütevazi dizi aslında dünya çapında. Dünyanın en iyi ilk 10 yapımı arasında. Kaynakta Amerikan İMDB sitesi. Dizi komedi dizisi ama sitcoma karşı. Hatta göndermeler yaparak ta belirtiyor.+18 kelimeler geçmiyor. İnce espriler,Türk halkının klişeleşmiş,kalıplaşmış davranış ve sözleri ile güldürüyor.Bir nevi sosyolojik analiz diyebiliriz.Türk toplumunda görülen her şeyi bulabilirsiniz. Hatta kendinizi dizinin içinde buluverirsiniz. Dizi de günlük hayatta kullandığımız hitaplar var: hacı,hafız,başkan vs. Diziden bir şey anlamıyorum diyenler var. Sosyal medyayı ve güncel olayları takip etmeyenler dizide yapılan göndermeleri anlayamayabilirler. Dizi komedi ama gemi sesi bile duygu yüklü,anlam ifade ediyor. Gözünüzden yaş akma safhasında buluyorsunuz bazı sahnelerde. Hem gülmekten hem hüzünlenmekten… Dizi güncel komedi ama küfür yok. Ağır küfürler: sarkozy,tuvalet terliği,duş perdesi,damacana vs. Dizi de alkol yok meyve var.Sigara yok sakız var.Diğer diziler gibi sahilde içilen gazete kağıdına sarılı biralar,malikanelerde içilen buzlu viskiler yok. Dizinin tam orta yerinde çay var. Çay olmazsa olmazdır. Hatta dizi ekibinden bazı kişilerin yer aldığı müzik grubu Leyla The Band verdiği konserlerde bile çay içiyor. Dizi adından da anlaşılacağı gibi aşık-maşuk dizisi ama o diğer dizilerde ki ihtiraslı, entrikalı, cinsel duygulardan ,ego tatmin etmekten ibaret aşk değil. Komik ve tutkulu aşk. Dizi de bu iki kelime kadar uçuk işte. Komik ve tutkulu kavramları dizide yan yana ve hiç te sırıtmıyor. Dizide gençlere rol model teşkil edecek, özendirecek, özlem duyulan zenginlik, mükemmellik, popülaritelik yok. Dizide çizgili pijama giyen insanı, çay demleyen, alışveriş için pazara giden, lastikçi dükkanı, işsiz insanlar görürüz. Kendimizi, gerçek hayattan kişileri, gerçek hayattan durumları görürüz çünkü.
Bizim yaşantımıza benzer başka bir dizi daha vardı. Geniş Aile… İlginç tabirler, söz düelloları, sıradan duyguları sıra dışı kelime oyunlarıyla dile getiren aşıklar vardı. Kaç yaşına gelirse gelsin her zaman başını belaya sokan Cevahir ile onun rakibi Koyu Bilal…Rasim Öztekin,Halit Akçatepe,Ufuk Özkan,Zuhal Topal,İlker Ayrık gibi oyuncu kadrosu ile ekranlarda boy gösterdiler. Hele ki Cevahir’in Ulvi’ye sıraladığı sıra dışı kelimelerle kurduğu sıra dışı cümleler ayrı bir heyecan katıyordu diziye. Espiriler çok güzel ve ard arda gelince durdurup durdurup düşünmenizi sağlıyor.
“•Terminator’ün gözüne lazer tutan Ulvi.
•Akraba ziyareti yapayım derken akraba evliliği yapan Ulvi.
•Çaya kaç şeker attığını unutup bir daha atan Ulvi.
•Doktor ağzını aç deyince soyunup ağzını açan Ulvi.
•Disko topuyla plates yapan Ulvi.
•Zenginden alıp güzele veren Ulvi.
•13. Cuma filmine abdest alıp giden Ulvi.” Gibi. Bu sözlerde günlük hayatta karşılaştığımız trajikomik durumlar yer alıyor.

Ben sadece +18 olmayan dizileri öne çıkarmak, toplumdan gerçekleri komedi olarak sunmak, bir yerlere göndermeye yapmak iyi demiyorum. Demek istediğim bel altı espri yapmadan güldürebilmek, cinsel içerik olmadan aşkı anlatabilmek, duygusallık ve acıma duygusu için dram senaryosu yazmadan ağlatmak da mümkün. Onu söylemek istiyorum. Bunları yapabilen diziler sadece reyting kazanmıyor. Yıllar geçse de unutulmuyor. İnternet üzerinden her gün tekrar izleniyor. Bazı sahneler paylaşım rekoru kırıyor. Hem küçük çocuklara ya da rol model alması muhtemel çocukluk-gençlik arası dönemine kötü örnek veya yanlış örnek teşkil etmez. Bütün gençlerin son model araba, telefon,müzik çalar ve benzeri alması, sürekli popülaritelik duygusu, kızlarla erkeklerin her ortamda her zaman bol vakit geçirmesi,ebeveynlere karşı çıkmayı marifet,sorumlulukları eziyet olarak gören, sadece +18 şakalarla güldürmeye çalışan tipler olması isteniyor gibi sanki. Hem mümkünmüş hem de marifetmiş gibi. Unutulmaz üstad Kemal Sunal’ı bütün Türkiye niye sevdi? Hatta sadece Türkiye değil bütün dünya onu ‘Şaban Oğlu Şaban’ filmi ile sevdi.1977’de yönetmenliğini Ertem Eğilmez’in yaptığı bu film İmdb’de yapılan dünyanın en komik filmleri arasında en iyi film seçilmiştir. Ben burada öne çıkardığım dizileri Kemal Sunal gibi küfürsüz güldükleri,mesaj verdikleri, insanların egolarına hitap etmek yerine üstün oyunculuk ve sağlam senaryo ile izlendikleri için sevdim. Türkiye’de bu yüzden sevmiş olmalı. Acele ile yapılan bir televizyon işinin özenle hazırlanmış olma ihtimali nedir sizce? Leyla ile Mecnun’un senaristi olan henüz 27 yaşındaki Burak Aksak konuk olduğu bir programda “Ben televizyona bir projeyi bir senede teslim ederken başkaları her ay yeni projeler getiriyor. İşin kalitesi düşüyor.”diyor. Bir dizi yada sinema; önce kaliteli senaryo,genelde tanınmış oyuncular,güncel konular yada eskimeyen konular,diğer yapımlardan farklı ve özgün olması, genel izleyici kitlesine hitap etmesi gibi maddelerle ön plana çıkar yada arka plana atılır. Tabi bunların hiçbirini barındırmamasına rağmen büyük kanallarda saatlerde yayın akışında yer alan ve bunları yayın süresince izleyende var. Zevk meselesi tabii. Şuan basit bir zevk meselesi gibi görünse de önümüzdeki yıllar için yapılacak projeleri dolayısıyla kamuoyunun karşısına çıkacak dizileri etkileyecektir. Bu alan benim uzmanlık alanımın biraz dışında. Ben spor yazarıyım. Sadece bunları yazmak içimden geldiği ve birkaç kişi de olsa bu konuya dikkat ederek televizyon karşısında vakit geçirmelerini istediğim için yazdım.
Saygılarımla
Fatih ÜNLÜ

Kolay ama önemli (Türkiye-Kazakistan maçı yazısı)


Türkiye A Milli Futbol Takımı dün çok önemli bir üç puan aldı. Zor değildi ama önemliydi. Özellikle geçtiğimiz hafta içi oynanan Brezilya maçından sonra. Brezilya karşılaşmasında Türk futbolcuları ıslıklayanlar seyirciydi. Dün oynanan Kazakistan maçında ise taraftar vardı. Her an destek veren, alkışlayan, maç sonunda ‘Arda takımı buraya getir.’ diyerek takımı alkışlayan taraftar. Bilinçsiz taraftarlar da vardı. Hani şu milli kalecimize küfür eden taraftarlar. Taraftarlar derken münferit 5-10 kişi. Volkan Demirel’i beğenmeyebilirsiniz, sevmeyebilirsiniz, nefret duyuyor bile olabilirsiniz. (Açık konuşmak gerekirse ben de Volkan’ı hem performans olarak hem de karakter olarak beğenmiyorum.)Volkan’a karşı hissetlerinizde özgürsünüz fakat bunu ifade ederken o gün o sahadaki Volkan’ın kulüp maçı için değil göğsünde ay-yıldız forma olduğu için orada bulunduğunu unutmamalısınız. Volkan Demirel gibi önemli bir kalecinin de bu olaylar karşısındaki reaksiyonu bu kadar olmamalıydı. Soyunma odasında Fatih Terim’e durumu anlatıp yedek kulübesinde oturabilirdi. Sahayı terk etmek belki de stadyumu terk etmek Volkan’a pahalıya patlayabilir.

Maça dönecek olursak eğer beklendiği gibi geçti desek yalan olmaz. Kazakistan galibiyeti bir moral ve bir umut tazeleme açısından önemliydi. Zaten 1. ve 2. olamayacağımız için en azından son maça kadar 3.lüğü kovalarız. Açıklanan ilk 11’de Serdar Aziz ve Ozan Tufan’ın olması beni sevindirdi. İnşallah sadece bu maçlık kullanmayıp takıma monte etmeyi düşünüyordur Fatih Hoca. Gökhan Gönül’ün yokluğunu çok aratmadı. En azından Kazakistan’a karşı. İlk 11’de 3 Bursasporlu oyuncu olması bazılarını kızdırsa da beni sevindirdi. Hep İstanbul takımlarından oyuncu olması sıkıyordu açıkçası. Milli formayı heyecan ile giyecek isimler önemli. Kazanmak sadece puan alarak değil, böyle isimler de kadroya katarak anlamlı.

Bugün skoru 3-1 olarak değil 4-0,5-0 olarak konuşabilirdik. Ben dün görülmesi gereken şeyin en azından şuanlık görüldüğünü düşünüyorum. Dün futbol oynamak isteyen, isteyen, arzulayan, gözlerinde oynama isteği olan bir takım gördüm. Skorun 2-0’a erken gelmesinden sonra o istek azaldı ama bitmedi. Nedendir bilinmez bizim ülkemizdeki takımlar skoru sağladıktan sonra yeni skorlar üretmek yerine elde ettiği skoru korumaya çalışıyor. Bu olay bir maçta değişecek bir şey değil. Bu olay taktik değil anlayış çünkü.

Kazakistan maçına Rus hakem verilmesi de ayrı bir olay. Polonya’ya Alman hakem atamak gibi. Neyse ki bariz hatalı kararlar vermedi. Arda’nın son dakikadaki pozisyonunun sarı kartla sonuçlanması ve bu sarı kart ile birlikte Hollanda maçında cezalı duruma düşmesi can sıkıcı bir durum. Her ne olursa olsun Kazakistan elinden geleni yaparak oynadı. Mücadelesini sahaya koydu. Onları da tebrik etmek istiyorum. Maçtan kopmadılar hiç.

Rakip her ne kadar FIFA sıralamasında 132.olsa da bu galibiyet nefes aldırdı. Türkiye olarak kazanmayı özlemişiz. O nu anlamış olduk. Martta oynanacak Hollanda maçına kadar daha çok şey değişir ama ‘rakip takımın oyuncusuna milli forma altında olmasına rağmen küfür etmek’ değişmeyecek gibi.

Merhaba 2024 yılındaki Fatih…

(Yine bir ödev gereği yazılan ama ‘iyi ki yazmışım’ dedirten 10 yıl sonraki kendime mektup)


Merhaba 2024 yılındaki Fatih,

Öncelikle nasılsın? İyi misin? Görmeyeli epey oldu. Tam olarak 10 sene geçti. Bugün 6 Nisan 2014. Günler okulla, ödevlerle, sınavlarla ve bilgisayar başında vakit öldürmekle geçiyor. Telefonda küçük kardeşimle hasret gidermekle avunuyorum. Gönül meseleleri de içten türkü söyletmiyor değil. Sabahları kuş cıvıltıları yerine inşaatlardan gelen sesler ile uyanıyorum. Ne kadar da pastoral! Ha birde bizim takımın ciddi ciddi ilk defa Avrupa kupalarına gitme şansı var. Saç baş yoldursa da seviyoruz napalım. Bunları sana niye anlatıyorsam? Sen zaten biliyorsun.

Sen neler yapıyorsun bilmiyorum ama benim sana gelirken yapmak istediğim çok şey var. Yapmak istemediklerim de var tabii. Her ne kadar enteresan biri olsam da bilirsin ki bazı konularda iradem sağlamdır. Ne olursa olsun şimdi kullanmadığım gibi sigara ve alkol kullanmak istemiyorum mesela. Kendime yapmamak üzere verdiğim sözlerden biri buydu. Belki küçük bir şeydir ama benim için önemli. Ben önce kendime verdiğim sözü tutmak isterim. Çünkü daha şimdiden beni rol model edinen çocuklar var. Benim irademi daha da sağlamlaştırdı bu olay. Bana mesaj atmış İstanbul’dan bir Karabüklü kardeşim “Ağabey bölüm seçeceğim. Sözel mi? Eşit ağırlık mı? Hangisini seçeyim? Ben senin gibi olmak istiyorum. Sen ne okumuştun ağabey?”diye sordu. Ben de hayallerimi gerçekleştirirken böyle küçük şeylerden de olsa taviz vermek istemiyorum. Okul okumayı bırakmayı da düşünmüyorum. Her ne kadar benim hazırlık yüzünden yaşıtlarımdan 2 sene sonra bölümümü okumaya başlasam da, 25 yaşımda diploma alacak olsam da seviyorum okumayı. Mezun olduktan sonra başka bölümler de okumak istiyorum. Güzel şey öğrencilik. Zordur ama ben zaten zoru severim. Zaten bu durumdan dolayı resmiyet sevmediğimi biliyorsun. Sabah 9 akşam 5, KPSS, prosedürler, formaliteler, az çalışma saati gibi şeyleri sevmiyorum. Biraz da bu yüzden Basın ve Yayın okuyorum. Haftada 1 gün dışında hep çalışmayı düşünüyorum. Umarım memur olmam. En azından 40 yaşımdan önce düşünmüyorum. Yapmak istediğim çok şey var. O kadar şeyi yapabilir miyim? Şimdiden şüpheleniyorum. Dört yıldır devam ettiğim spor yazarlığında çok iyi yerlere gelmek istiyorum. Bu konuda iki sene önce aldığım “Gelecek vaat eden genç spor yazarı” ödülünün hakkını vermek istiyorum. Özel davetli olarak gittiğim ödül gecelerinde artık ödül alan ya da ödül veren olmak istiyorum. Orada tanıştığım idollerimle aynı yerde çalışmayı hedefliyorum. Ertem Şener, Emre Tilev, Erdoğan Arıkan, Kerem Öncel ağabeylerim gibi. Arada görüşüyorum onlarla. Hal hatır soruyorum. “Sen zaten geleceksin yanımıza Fatih.” diyorlar. “İnşallah abi.” diyorum. Televizyonda spor programı adı altında şaklabanlık yapanlar gibi değil de az önce saydığım isimler gibi olmak istiyorum. Benim onları idol edindiğim gibi benden sonra gelecek neslinde beni idol edinsin istiyorum. Türkiye’de futbol, gazetecilik, yazarlık, yorumculuk, özü sözü bir dendiğinde o kişinin ben olmasını arzuluyorum. Biliyorum çok zor ama imkansız değil. Arada sırada umutsuzluğa kapılsam da bizim ajansın müdürü, ailem ve çevremdeki sevdiklerim bana destek veriyor. Bu desteği almak çok güzel. Bir başka güzellik de benim ailemin seçeceğim bölüme karışmamış olmasıydı. Benim yaşamımı sürdüreceğim mesleği okumama çok karşı çıkmamasıydı. Tabi bu olayda henüz lise de  okurken bir ulusal dergiden çağrılmış olmam hem de sınıf öğretmenimin konuşması etkili oldu. Tam bir futbol aşığıyım. Bilirsin YGS ye gireceğim sene bile bütün maçlara gittiğimi, sırf maça gitmeme izin vermediler diye kendimi yurttan kovdurttuğumu, apartmanın altındaki bakkala gitmeye üşenip 8-10 saatlik deplasmanlara gittiğimi. Sen de gidiyorsun değil mi maçlara?  Kombinemim olduğu koltuk sakın boş kalmasın. Bu kadar yoğun yaşadığım bu sevgiyi mesleğimle birleştirmek istiyorum. Güzel, mutlu bir aile kurmayı, tatilimi sadece onlarla geçirmek istiyorum. Çocuklarıma bir hafta sonu bu yazdığım mektubu bile göstereceğim belki de. “Bugün hayatınızın son günü olsa ne yapardınız?” sorusuna, “Ailemle beraber maç anlatmak isterdim.” diyen Ertem Şener gibi biraz. Tatil günlerim de onları pikniğe götürmek isterim. “O zamana piknik yapacak orman kalır mı acaba?” sorusu anında beliriyor kafam da. Bugünlerde bile artık yeşillikler kardelen gibi zar zor çıkıyorlar karşımıza. Çocuklarımın veli toplantılarına katılmayı istiyorum. Çocuğumun gururu okşansın, “Ben bu babanın çocuğuyum işte.” desin istiyorum. Zengin olursam değişmemek; komşumuz Nazmiye Teyze’de börek, Ayşe Yenge’ deki o nefis ev baklavası, anneannemdeki gözlemeler ile bayramlarda buluşmak, ziyaretlerinde bulunmak düşüncesindeyim. “Mahallede akşam ezanına kadar koşuşturan Fatih ile  bu Fatih arasında hiç fark yok.” deyip gülsün komşular. Cuma akşamları Beyaz Show devam ederse oraya konuk olarak çıkmak istiyorum. Beyaz’ın ekibi; komşularımdan, ailemden ve çevremdekilerden bilgi alsın ve bana canlı yayında söylesin. Orada duyayım ki hem bir özeleştiri, hem bir özgeçmiş olur. Ben tarafsız yapamam belki güzel olur. Ailemin sevdiği oyunculardan rahatça imzalı fotoğraf alayım, istemezler ama evlerindeki eşyaları yenileyim, sık sık arayıp dualarını alayım. Küçük kız kardeşim benden para istesin, ödevlerime yardım etmemi istesin. Büyük kız kardeşime de arada misafirliğe gideyim. Öğretmenlik okuyan arkadaşlarım var. Onların yanına gider, öğrenci gibi derslerine girerek sürpriz yaparım. Memleketime tatile gittiğimde ilgi göreyim. Mesela; “Fatih Ünlü Karabüklü. Şu an NTV’de bizim maçı yorumluyor. Herkes izlesin arkadaşlar.” diye paylaşımlar yapsınlar sosyal sitelerde.  Ellerinde Safranbolu lokumu ile yanıma ziyarete gelsinler. Evimde bana ait ayrı bir odam olsun. İçinde; alacağım ödül ve plaketler, şuan 40 tane olsa da ileri de sayısı artacak futbolculardan alınma formalar, şuan 63 tane olsa da sayısı katlanacak atkılar, kırmızı-mavi duvar, oyun konsolları ve kocaman plazma olsun. Öğretmenlerimi ağırlayım orada. Çok emekleri var. Benden “Bu çocuk benim öğrencimdi.” diyerek bahsetsinler arkadaşlarına. Arada ziyaretlerine gideyim. Öğrenciyken yaşadıklarımı yad eder, öğrencilerle paylaşırız. Bir çocuğun yaramazlık yaptığı zamanları gibi. Ben bozulmam öyle şeylere. Şuanda da olduğu gibi bilet ayarlayayım futbolsever hocalarıma. Eskişehir’de üniversite hayatı boyunca beraber vakit geçirdiğim arkadaşlarımla bir araya geliriz. Halısaha maçı  yaparız belki yine. Bizim için geleneksel hale gelen balık ızgara günlerini sekteye uğratmayız. Çünkü Eskişehir’di beni bu hayat trafiğinde geç yola çıkaran. Buraya gelirken zayıftım.Saçlarım,dişlerim vardı. Şimdi kiloluyum,saçlarım yanlardan almış başını gidiyor,dişlerim de yok sayılır. Çekirdek yemeyeli 7 ay oldu. O arkadaşlarım vardı ben depresyonlardayken yanımda. Ben bu mektubu yazarken 1.sınıftayım. Yaşıtlarım ise tez hazırlıyorlar. Bu yaz diplomalarını alacaklar. “Geç olsun da güç olmasın.” diye avutuyorum kendimi. Okumayan yaşıtlarım ise çoktan askerden geldi de evlilik koşuşturması içindeler. Bazen pişmanlık hissediyor gibi olsam da hiç ‘keşke’ demedim hayatımda mesela. O açıdan memnunum. En azından boş durmadım geçen vakitte. Ödül gecelerine gittim. Röportajlara, maçlara, kamplara gittim. Mesleğimin önde gelenleri ile tanışmaya devam ettim. 22 gün sonra İstanbul’da bir ödül gecesi daha var mesela. Gerekirse devamsızlık yapmayı düşünüyorum. Çünkü çoğu şey fedakarlık gerektirir. Derslerimi sürekli asmıyorum. Yanlış anlaşılmasın. Ödül gecesinin tarihi belli olduğu için hiç kullanmadım devamsızlık hakkımı. Lisede ki gibiyim yani anlayacağın. Bir kitap yazayım yaşadıklarımı anlatan. Çok mu ütopik? Belki. Ne kadar zor olursa olsun yapmaya çalışacağım aklımdakileri. Artık olduğu kadarıyla.

Peki sen 2024 yılındaki Fatih, neler yapıyorsun şuan? Bu satıları okuyup gülüyor musun? “O zaman nasıl düşünüyor muşum?” diyerek. Yoksa hafif düştü mü yüzün? “Onca hedefim varmış ben ne kadarını yapabildim.” diye. Almışsındır eline kahveni; geçmişini hatırlayıp, anılarını canlandırmak için okuyorsundur belki de. Sigaraya başlamadın değil mi? Ben ciğerlerime güzel baktım. Sen de öyle yap ki öldüğünde başkalarına bağışlayalım. Onlar yaşamını devam ettirsin. Ünlü oldun, holdingde masa başında elinde kalemle oynayarak yayın saatini bekleyen, ailesine ve çevresine eski ilgisini kaybeden, duygularından arınmış düz adama mı dönüştün yoksa? Yoksa sosyal medya da senin gibi ünlü adamlarla olan fotoğraflarını paylaşıp, millete insan sevgisi ve merhametten bahsederken kendi sevdiklerini ihmal eden biri haline mi geldin? Yok yok. Olmamıştır öyle. En azından öyle umuyorum. Nasıl komşularının baklavalarının ve böreklerinin tatları hala damağında mı? Hala tatillerde annenin dizine yatıp, saçının okşanması bittikten sonra komşu ziyaretlerine gidiyor musun? Küçük kardeş nasıl? “Doktor olacağım.” diyordu yumurcak. Oldu mu? Baban yine “Niye maça gidiyorsun? Bu havada maça mı gidilir?” diyor mu? Annen de hemen senin tarafında yer alıp  “Bırak karışma çocuğa ne yapıyorsa yapsın.” cümlesi mi çıkıyor ağzından? Annen yine sen geliyorsun diye en sevdiğin yemeklerle donatmıştır masayı. Sen “Dur.” demedikçe doldurur yemekle tabağı. Baban sırf sen geldin diye izlemediği halde spor kanalını açar. Bilirsin ki o normalde sevmez. O genelde Pazar günleri kovboy filmleri ve  belgesel izlerdi. Hiç sevmezdi sporu. Baba yüreği işte. Komşular gelir kapıya “Fatih bizim bilgisayar bozuldu.Bir bakıverir misin?” diye. Eski günlerdeki gibi. Telefonların çalmaya başlar. Sosyal medyadan senin orada olduğunu öğrenen arkadaşların randevu isterler. Eski günleri yad edersiniz. Halısaha maçı yapıyorsunuzdur arada. Yine maç dönüşü apartmanın önündeki kamelyada maçı analiz ediyorsunuzdur. Kamelya ve misket oynadığımız küçük toprak alanı duruyor mu hala?  Pişmanlık duyuyor musun peki? Kitap yazacaktın. Yazabildin mi? Ne kadarını gerçekleştirdin hedeflerinin? Ben belki kitap yazamadım ama bu mektubu yazdım sana. Yalnız kaldığım öğrenci evinde, etrafı kalemlerle ve kağıtlarla dolu bir masadan yazdım bu mektubu. Sen nasıl bir yerde okuyacaksın acaba? Merak ediyorum.

Yıllar öncesinden, sen.

Aşk için icat

(Bir ödev gereği yazdığım Graham Bell’in içinde olduğu telefonun icat edilme hikayesini küçük bir aşk hikayesi 🙂 )


1870’li yıllardayız. İskoçya’da veba hastalığından insanlığın öldüğü yıllardayız. Benim adım Dacy. Güneyli anlamına geliyor. Ülke bir yandan hastalıkla boğuşurken, bir yandan da yeni kıtaya -yani Amerika’ya- gidenlerin sayısı da artıyor. Daha çok mucitler ya da bilim adamları gidiyor oraya. Ben babamın ayakkabıcı dükkânında çalışıyorum. Çalışıyorum derken;arada uğruyorum dükkâna ve babama yardım ediyorum.Ben çalışmayı fazla sevmiyorum.Genelde şehirde geziyor, mahallenin serseri takımıyla arada takılıyorum. Ne yapayım? Çalışmayı sevmiyorum. Gelmiyor içimden. Bir de vakit buldukça kasabaya inen kız arkadaşım Bonny ile görüşüyoruz. Bonny’nin babası da çiftçi. Haftada bir kasabanın pazarına iner.Benim de Bonny’i görme fırsatım olur. Başka türlü görüşemiyoruz ki fazla. Onların köyüne gidecek aracım yok. Arada onların köyünden gidenler olursa peşlerine takılıyorum ve Bonny’nin yanına gidiyorum ;ama Bonny evden fazla çıkamıyor. Bahçe işleri ile uğraşmaya çıkıyormuş gibi geliyor yanıma fazla konuşamıyoruz. O dümdüz sarı saçlarını, baktıkça içinde yüzdüğüm deniz mavisi gözlerine bakmaya doyamıyorum. Hemen babası annesine sesleniyor “Nerede kaldı bu kız?” diye. O büyülü an hemen bozuluyor. Çok seviyorum onu. Oraya gidemediğim zamanlarda da kasabanın haylaz çocukları ile mektup yolluyorum ona. O da bana yolluyor ama her gün gidip gelinmeyecek kadar yakın olmadığı için sık görüşemiyoruz. Ondan gelen mektubu okurken kelimeler saçları gibi dümdüz, yazdıkları gözleri gibi büyüleyici geliyor. Okumayı normalde hiç sevmeyen ben, o mektup hiç bitmesin istiyorum. Yakında sevgilisi olanlar çok şanslı! Bu durumdan sıkı dostum Graham da çok dertli. Onun henüz sevgilisi olmasa da: “Uzak mesafelerden insan birbiriyle konuşabilmeli.” diyor. O epey çılgın; ama olsun. En sevdiğim arkadaşımdır Graham. Graham yeni kıtaya gitme hayâli olanlardan biridir. Çünkü bu dönemde İskoçya’dan Amerika’ya gidip zengin olan çok kişi vardır. Benim dostum da böyle düşünüyordu; ama yeterli parası yoktu. Bir süre sonra “Ben gidiyorum artık!” demişti bana. O sözü söylediği günden beri epeydir haber alamamıştım ondan. Uzun bir süre sonra mektup aldım. Bizimki gün gözünü karartıp gitmeye karar vermiş yeni kıtaya. Limana gitmiş ve cebindeki paranın bilet için yeterli olmadığını öğrenince çok üzülmüş. Çökmüş oracıkta yere. Çaresizlik ile dolmuş her yanı. Yolcular gemiye birer birer binmeye devam ediyorlarmış. Hareket saatinin geldiğini belirten düdük de acı acı çalmaya başlamış. Tam her şey bitti derken burnunun ucuna bir bilet uzatılmış. Bizimkinin gözleri parlamış tabii. Bileti bir yaşlı adam uzatmış ona ve limanda aniden kalp krizi geçirerek vefat etmiş. Graham denizin kendisini tuttuğunu gemi hareket edince anlamış. Bizim şaşkın sadece onunla kalmayıp yan koltuklarında oturan Oswaldo ailesinin kızı ile güvertede gizli gizli buluşup konuşuyormuş. Bahanesi de mide bulantısıymış. Baba Oswaldo’nun bu durumu anlaması çok sürmemiş ve bizimkini iyice hırpalamış. Bizimki de çareyi gemiden atlamakta bulmuş. Zaten geminin varmasına az kalmış. Benim Bonny ile konuşamadığım gibi Graham da Lolita ile konuşamıyordu. Bizimki  ‘elektrikli konuşma makinesi’ yapacağım demiş. “Hem insanlar uzak mesafeler ile rahatça konuşabilir hem de sevgililerimizle daha rahat konuşuruz.” demiş. Mektubun sonuna da olabilecek en kısa zamanda bunu yapacağını ve bitirince yine yazacağını söylemiş. Mektubu okumayı bitirince bizimkinin ne kadar ciddi olduğunu anladım ve içimde bir umut tomurcuğu yeşerdi. Eğer Graham dediğini yaparsa hem kendi hayatını kurtarırdı hem de insanlığa çok büyük bir katkı yapmış olurdu. Artık Bonny ile görüşmek için kasabanın haylazlarını ve köylülerin mahsulleri arasında saklanarak kaçak seyahati kullanmayacaktım. Bu mükemmel bir şeydi. Ertesi gün dükkâna uğradım babam yine elindeki işleri yetiştirmeye çalışıyordu. Babama Graham’ın yazdıklarının bir kısmını söyledim. ‘Elektrikli konuşma makinesi’ deyince babam kahkaha attı. “ Olur mu öyle şey? Saçmalama Dacy.” dedi. Bana da gayet ilginç ve uzak geliyordu ama Graham gözünü karartmışsa, yapardı. O yüzden içimdeki umut tomurcuğu gittikçe yeşeriyordu. Olursa mükemmel bir şey olacaktı. Hem herkes rahatça uzaktakilerle konuşabilecekti ve bunu benim can dostum Graham Bell yapacaktı. Acayip heyecanlıydım. Graham dan gelecek mektubu bekliyordum. Bu durumu Bonny’ye söyledim. O da ilk başka çok şaşırdı. Sonrasında o da umutlandı. Artık bahçe işleri yalanı ile dışarı çıkmayacaktı. Babası ve annesi tarlaya mahsullerle ilgilenmeye gidince, evden oturduğu yerden benle konuşabilecekti. Mektup ne zaman gelir acaba? İçim içimi yiyor artık. Bonny ile de eskisi kadar görüşemez olduk. Kasabaya fazla inmiyorlar. Havalar soğudu epey. Dışarıda üşüsem de sürekli mektup bekliyorum. Sanki ben evdeyken bana ulaşmayacakmış gibi hissediyorum. Benim de kafamda Amerika’ya gitme fikri belirmeye başladı. Sevgili dostum Graham dediğini yaparsa yeni kıtada zengin olur bende onunla beraber çalışabilirim. Bur da çalışmak istemiyorum. Babam da sürekli yakınıyor. “Çalışmıyorsun. Dükkâna yanıma yardıma bile gelmiyorsun.” diyor. Bu kasabada yapabileceğim çok fazla da iş yok zaten. Belki Bonny’yi de ikna ederim. Yeni kıtada yeni bir hayata adım atarız. Her şey Graham’a bağlı durumda. Ya yapamazsa ‘elektrikli konuşma makinesi’ni? Ya hayal kırıklığına uğrarsak? Ya hiç o mektup gelmezse? Hayır kötü düşünmemeliyim. Can dostum kafasına koymuşsa yapar. Amerika’ya gitmesini bile düşünmezdim. Artık her şeyi yapabilir Graham.  Kendim inanmalıyım ki Bonny’de endişe duymasın. Hem Graham da artık ben gibi aşık biri. En azından onun için yapacaktır. Gaddar baba Oswaldo yüzünden görüşemiyor ki böyle bir şey yapmayı istiyor. Bu gerçekten mükemmel bir şeydi. Geceleri yatarken bunu düşünüyor hatta bununla ilgili hayaller kurarken uyuyakalıyordum. Bonny de sabırsızlanıyordu. Bonny’nin kasabası St.Albert’e giden bir köylü gördüm. Atladım arkaya Bonny’e gitmek için. Ona : “Benimle yeni bir kıtada yep yeni bir hayata var mısın? Graham elektrikli konuşmasını yaparsa ben de onunla çalışırım. Çok zengin oluruz. Babandan da uzak olur mutlu mutlu yaşar gideriz. Hem Graham’ın sevgilisi Lolita ile de tanışırsın. Canın da sıkılmaz orada.” Dedim. Bonny ise: “Emin misin? Graham gerçekten başarabilir mi? Eğer başarırsa düşünmeden gelirim seninle. Bu kasabada babam da varken rahat yaşamayız zaten seninle.” dedi. Gemi için bilet parası bile biriktirmeye başlamıştık. Artık her şey hazırdı. Sadece Graham’dan mektup bekliyorduk. Bonny de ben de çok heyecanlıydık. Geceleri pembe hayallerle ve Graham’dan gelecek olan mektubu düşünmekle uyuyordum. Graham ne yapıyordu acaba? Bir an önce bulmak için çabalıyordur o da. Nasıl bir şey olacak ki elektrikli konuşma makinesi? Telgraf diye bir şey vardı ama yazılı idi. Hem çok hızlı ve yaygın değildi. Bizimkinin dediği elektrikli konuşma makinesi sesli ve anında iletişimdi. Gerçekten akıl alır gibi değildi. Bunu yapacak olan kişinin de benim arkadaşım olması ayrı bir heyecan katıyordu. Aylarca süren bu meraklı bekleyişten sonra mektup geldi. Beklediğim gibi Graham’dandı.  O mektubun başında “Dacy buraya gelmelisin.” yazıyordu. Heyecanım iyice arttı. Hemen bir köşeye oturdum. Rahat rahat okumak için. Bizimki dediğini yapmış gerçekten de. Çok mutlu olmuştum. Satırları okudukça mutluluğumun nasıl kat kat arttığını anlatamam. Mükemmel bir duyguydu. Hem planlarım olmuştu hem de daha önemlisi arkadaşım insanlık tarihine geçmişti ve ben de buna tanıklık ediyordum. Mektupta nasıl bulduğunu ve neler olduğunu şöyle anlatmış bizim ki “ Sevgili dostum. Geç de olsa dediğimi yaptım. Elektrikli konuşma makinesini yaptım. Telefon diyoruz artık adına. Böyle geçecek tarihe. Sen gel daha da büyütürüz işleri. Bir de telefonla konuşma ritüeli artık “ALO” oldu. “ALO” nun anlamı ise benim sevgilim Lolita’nın tam adı Allessandra Lolita Oswaldo. Önce gizlice Lolita’nın evine döşedim hattı. Telefonum çaldığında ondan başkasının aramayacağını bildiğimden “Allessandra Lolita Oswaldo” diyordum. Tabi aramalar ve deneyler sıklaştıkça bu isim uzun gelmeye başladı. “Ale Lolos” demeye başladım. Zamanla bu bile uzun gelmeye başladı. En son isminin baş harfleri olan “ALO” demeye başladım. Deneylere öyle devam ettim. Tabi icat duyulunca da herkes “ALO” diyerek kullanmaya başladı. Artık sadece Lolita’nın gaddar babasından gizli görüşmekle kalmıyorum. Dünya tarihine geçecek bir buluş bu. İnsanlar kilometrelerce uzaktan istediği kişiyle sesli konuşabiliyor. Şuan her yerde yok tabii. İskoçya’ya da geç gelir. Şuan sadece benim çevrelerimde var; ama yavaş yavaş yayılıyor. Sen de gel ki beraber çalışalım. Sen orada yapamazsın. Bonny’yi ikna edebilirsen onu da getir. Artık Lolita ile beraber yaşayacağız o da gelirse daha güzel olur dostum. En kısa zamanda bekliyorum.” Graham mektubun sonuna da kaldığı yerin adresini yazmış. Hemen kasaba merkezine gidip Bonny’nin kasabasına giden bir köyle gözlemeye başladım. Çok heyecanlıydım. Yaklaşık yarım saat sonra bir köylünün samanları arasına saklanarak St.Albert’e vardım. Bonny’ye mektubu göstererek yazdıklarını anlattım. O da çok heyecanlanmıştı. Hemen plan yapmaya başladık. Yarın sabah erkenden bizim kasabada buluşup limana giderek gemiye binecektik. İçim içime sığmıyordu. Aylardır hayalini kurduğumuz şey sonunda gerçekleşmişti. Yarın sabah çıkıyorduk yola. O gece endişeden, meraktan, düşünceden değil; meraktan uyuyamadım. Bir an önce sabah olsun istiyordum. Sonunda sabah oldu ve gizlice evden çıkıp kasabaya indim. Sırtımda bir çanta vardı. İçinde birkaç kıyafet vardı. Bir kaç da yiyecek bir şeyler. Bir de Graham’ın yazdığı mektup. Durup durup baştan okuyordum. Okudukta daha da heyecanlanıyordum. Karşıdan Lolita’nın geldiğini gördüm. Onun yüzünden de belli oluyordu o mutluluk ve heyecan. O da birkaç parça giysi ve yiyecek almış. Bir de sırf bu anı beklediği için benim haberim olmadan bana yelek örmüş. Onu verdi. Demek ki Bonny’de bekliyordu gerçekten bu haberi. Mutluluğuma mutluluk katmıştı bu yelek. Sahile vardık. Aylardır para biriktirdiğimizden bilet için fazlasıyla paramız vardı. Geçtik gemiye. Yan yana oturduk Bonny ile. Ellerimiz birleşti ve birbirimizin gözlerine bakarak pembe hayallere dalmaktan alıkoyamıyorduk kendimizi. Hareket etmeyi haber veren düdükle kendimize geldik. Toparlandık. Etrafımızda oturanlar genelde tüccardı. Oraya iş için gidiyorlardı. Biz ise yeni bir hayat kurmaya gidiyorduk. O yüzden bizim gözlerimizde tarifsiz heyecan vardı. Bunu bize bakan tüccar yolculardan anlayabiliyorduk. “Ne yapıyor? Kim acaba bu gençler?” der gibi bakıyorlardı. El ele tutuşarak ve hayallere dalarak geçen yolculuğumuz son bulmuştu. Graham’ın verdiği adresi sora sora bulup evine gittik. Gördüm Graham’ı. Çok değişmiş. Saçları dökülmüş ama gözlerinde o eski kararlılığın perçinlenmiş hali var. Sarıldık uzun uzun. Hemen oturduk, konuşmaya başladık. Graham hararetli bir şekilde anlatıyordu yaptıklarını. Dediğini yapmış bizimki. Onun hayalleri gerçek olmuştu. Amerika’ya gitme hayali gerçek olmuştu. Oraya yerleşmiş hatta tomar tomar para kazanır oldu. Sevgilisi ile rahat konuşmak uğruna çileler çekip icat yaptı ve bu icatla dünya tarihine geçti. Ben de onun yanındaydım. Şahit oluyordum bütün olanlara ve onunla çalışacaktım artık. Tüm dünyaya yayılacak bir icadın mucidi benim arkadaşımdı ve ben artık onunla çalışacaktım. Lolita da Graham’ın yanına geldi, onunla beraber yaşıyordu. Graham bu icadı geliştirmeye çalışıyordu. Gece gündüz demeden uğraşıyordu. Lolita ise bu durumdan rahatsızdı. Ben de Graham’ın yanında çalışıyordum. Bizzat şahit oluyordum. Bonny de fazla mutlu sayılmazdı ama Lolita kadar değildi. Bonny küçük şeylerle mutlu olabiliyordu. Amerika’da yaşıyorduk ve rahatsız eden kimse yoktu. Biz Graham ile çalışmalara devam ederken Lolita gün geçtikçe tahammül edemez hale geliyordu. Bir gün Graham’ın yanına çalışmaya gittiğimde evde Lolita’yı göremedim. Evet. Düşündüğüm şey olmuştu. Lolita artık sürekli deney yapan Graham’a katlanamamış ve onu terk etmişti. Graham da o günden itibaren telefon başından ayrılmaz oldu. Her an Lolita arar ve onun adının kısaltması ile efsaneleşen hitap şekli “ALO” der diye bekliyordu. Âşık mucit dünya tarihine geçecek ve insanlık tarihini değiştiren bir icada imza att; ama bu icadın sebebi Lolita yanında değildi. Ben de Bonny ile mutlu geçiniyordum. Tam benim hayat arkadaşımdı işte Bonny. Onu gün geçtikçe daha çok seviyorum. Graham ile Bell Şirketini kurduk ve orada çalışıyorduk. Graham sürekli telefon başından ayrılmazken bu icat tüm dünyaya yayılmaya başladı. Ben, “Arkadaşım elektrikli konuşan makine yapacakmış.” dediğimde bana gülenler telefonu görünce beni hatırlarlar. Dünyayı değiştiren, insanlık tarihine çok büyük bir mihenk taşı olan bu icat bir aşığın sevgilisiyle görüşebilmesi için yapılmıştı ve bu sevgili erkek arkadaşını terk etmişti. Çok ilginç bir hikâye. Zaten Graham’ın içinde olduğu bir olay da normal olamazdı.